Prof. Dr. Ferhat Kentel, korku ve güvensizliğin beslediği kutuplaşmanın, ancak farklılıklar karşısında kibirden uzak, eşit ve adil bir bakışın güçlenmesiyle aşılabileceğini söyledi.
İSTANBUL - NACİYE DOYRAN
Sosyal medya hesabında kendisini “ÇBS” yani “çizgisiz bağımsız sosyolog” olarak tarif eden Prof. Dr. Ferhat Kentel, yakın çevremizde ve dünyada yaşanan birçok yanlışa, haksızlığa, zulme (özellikle Filistinlilere yönelik zulümlere) karşı duyarsız kalmayan bir akademisyen. Kendisiyle ülkemizin ve dünyanın önemli meselelerini -anlık gelişmelerin, değişimlerin yukarısında durmaya çalışarak- konuştuk. Bazı sorularımıza ilk bakışta “sarsıcı” cevaplar veren Kentel’in bu analiz ve yorumlarını “dost acı söyler” gerçeğiyle okuyup değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim. Kentel ülkemizdeki gençlerin İslâm’dan uzaklaşmasında iktidarın yanlışlarının payına dikkat çekerken dünyayı korku ve nefret sarmalına alan “vahşî kapitalizm”in bir avuç aktörüne karşı küresel bir işbirliğini gerekli görüyor. Belki “Vicdanlılar Hareketi” diyebileceğimiz o işbirliğinin kimler arasında olacağını aşağıdaki satırlarda bulabilirsiniz.

Toplumun en büyük dertlerinden birinin, Tanzimat’la birlikte başlayan, sürekli travma meydana getiren, tepeden inmeci, yukarıdan aşağı kimlik inşa eden, vatandaşlık inşa eden bir medeniyet projesi olduğunu söylüyorsunuz bir röportajınızda. Bu yukarıdan aşağı inşa çabasının bugün de İslâmî tezahürle devam ettiğini ifade ediyorsunuz. Bu durum, doğu toplumlarına özel bir durum diyebilir miyiz? Ve bu durumun aşılması mümkün değil mi?
Vatandaş inşa süreçlerinin “Doğulu” ya da “Batılı” versiyonlarının olduğunu düşünmüyorum. Çok karmaşık ve asla tam olarak kesin sonuca varılamayacak bir anlamlandırma çabası içinde özetlersek, Doğu ve Batı arasındaki “fark” hakkında şunları söyleyebiliriz. Coğrafî olarak Batı’nın bir bölgesi olan Avrupa ile dünyanın farklı coğrafyaları arasındaki güç ilişkilerini (Akdeniz’deki ve Ön Asya’da’daki Osmanlı’yla karşılaşma, Kuzey-Batı Avrupa’dan Atlas Okyanusu’na ticaret yolları, İpek Yolu, işgaller, “fetihler”, “keşifler”, sömürgecilik, emperyalizm vb.) kalkış noktası olarak ele alabiliriz. Küresel düzeyde farklı güçlerin karşılaşması, bu karşılaşmalarda güç merkezlerinin arka planlarını sivil toplumla (güçlü sınıflarla) güçlendirmeleri, devletlerin yanı sıra toplum içindeki farklı aktörlerin devletler ve Kilise karşısında özerklik kazanmaları, bu özerklikle elde edilen gücün hukukî ve siyasal bir zemine oturtulması, bütün bu sürecin felsefî düşünce dünyasıyla titreşim halinde gelişmesi “Batı” Avrupa’da, dünyanın başka bölgelerindeki güç oluşumlarından daha başka bir “medeniyet” inşa ettiğini ileri sürebiliriz. Yani bugün Doğu’dakinden farklı olan “Batılı” toplum, aslında “modern” ve “kapitalist”; ulus-devlet yapılarının özellikle “demokrasi” ve “hukuk” açısından göreli olarak “kurumsallık” içerdiği bir toplum demektir.
Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan devlet geleneğinde ise, coğrafyada gerçekleşmiş olan fetihler, işgaller, savaşlar ve sürgünlerle sürekli kırılganlaşmış toplulukların ürettiği “merkezci”, “otoriter”, yukarıdan aşağıya “sadık” vatandaş inşa etmeye soyunan rejimler söz konusu olmuştur. Dolayısıyla, rengi ne olursa olsun (padişah, Tanzimat, seküler tek parti, dindar tek adam rejimi, darbeler, vb.) bu rejimler bu topraklardaki güç ilişkileri üzerine kurulmuş rejimlerdir. Ve tabiî ki bunlar “doğal olarak bir öz taşıyan”, “Doğu’ya özgü” mutlak değildir. Toplumun kendi içinde oluşturacağı güç ilişkileri her zaman yeni alternatifler üretebilecek imkânları içinde taşırlar.
Dünyayı yaratan Allah, bu dünyayı ve içindekileri farklılıklarla dolu yaratmış, bu farklılıklardan hayret uyandıran bir düzen kurmuşken insanlar neden kendisinden farklı olana tahammül edemiyor, saygı duymuyor, onu yok etmeye, edemezse o farklı olanın itibarını sıfırlamaya çalışıyor?
Öncelikle, “Allah’ın yarattığı mükemmel düzen” konusunda hemfikir olanların da birbirlerine çok fazla tahammül edebildiğini söylemek çok mümkün görünmüyor. Çünkü o düzene dair sahip olduğumuz bilgi ya da kanaat, içinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikten bağımsız değil. Her toplumda ve her çağda somut maddî toplumsal ilişkiler, pratikler, çıkarlar, kültürel ya da ideolojik kurgular eşliğinde dinler yorumlanır. Bunun tersi de doğrudur; hiçbir toplumsallık dinsel olandan bağımsız olarak varlık gösteremez.

Modern milliyetçilikler dinden bağımsız kurulmamıştır. Aynı şekilde modern zamanların dinleri de milliyetçiliklerden bağımsız bir varlık göstermezler. İnsanlar yaşadıkları somut maddî meselelerine ve çıkarlarına dönük olarak dinlerine gerekli ve uygun gördükleri yorumları “söyletirler.” Örneğin, başkaları karşısında duydukları kin ve hınçtan beslenerek, “hepimiz kardeşiz diyen palyaçolar / hoşgörü kumkumaları” ifadeleri kullanan, İslam peygamberine “yeri gelmiş adam dövdürtmüş, yeri gelmiş kendisi de adam öldürmüş” diyerek referans veren; ölümü, öldürmeyi kutsayan ve nefret dili yayan hoca efendiler de bizzat kendilerinden farklı olana tahammül edemiyorlar.
Öte yandan, ekonomik refah ya da gelir dilimleri arasında hiyerarşinin en tepesinde yer alan sınıfların oranı azalıyor ve sahip oldukları sermaye artıyor. İçinde yaşadığımız Trump, Musk ya da Epstein gibilerinin ve devletlerin, şirketlerin hâkim olduğu “vahşî kapitalist” bir dünyada, bu türden “dindar” ya da tam tersi bir kutupta yer alan “seküler” cemaatlerin bireyleri çok ciddî bir güvensizlik duygusu yaşıyorlar. Hem kapitalizm içinde güçlenmek hem de “kimlikleri” zannettikleri bir ortalamayı korumaya çalışıyorlar. Bu duygu beraberinde korkuyu ve dolayısıyla başkaları karşısında nefreti besliyor ve kendi duvarlarının arkasına kapanıyorlar. Bir yandan kapitalizmin nimetlerinden besleniyorlar, diğer yandan cemaatlerini korumaya çalışıyorlar.
Kısaca, yaralı hafızalar, güvensizlik, korku ve dolayısıyla nefret sarmalının sesinin çok güçlü olduğu bir dönemdeyiz. Böyle bir ortamda “İlâhî düzen”i görenler ve hissedenler ile, o düzenin tanımını “İlâhî” perspektiften yapmayıp, akarsuyun, havanın, toprağın, coğrafyaya yayılmış tüm insan kültürlerinin değerini bilen; bunlar karşısında kibirlenmeyen, onlarla eşit ve adil bir bakış ve dil kuracak zihniyetler arasında sağlanacak köprüler ancak o yok edici korkuyu bertaraf edebilir.
İnsanların sahiplendiği kimlik için hiçbir sosyolojinin, hiçbir siyasetçinin, devlet adamının “sen o değilsin” diyemeyeceğini ifade ediyorsunuz. Türkiye’nin temel sorunlarından biri olan Kürt meselesinin bugün geldiği noktada devlet artık o kimliği kabullendi ve samimî bir çözüm çabasında mı size göre?
Evet, Kürtlerin, yok sayılmaya karşı, 100 yıldır verdikleri mücadele sonunda devlet Kürt kimliğini kabullenmek zorunda kaldı. Ancak ne yazık ki samimî bir çözüm çabasından çok emin değilim. Bir tarafıyla uluslararası konjonktür, küresel dengeler ve bölgesel planlar arasında Kürt meselesi için adım atmak zorunda kalan bir devlet girişimi var. Diğer taraftan ise baskı-şiddet-terör sarmalının getirdiği maddî ve manevî kesif zarar karşısında artık mecburen adım atmanın “rasyonel” olduğunu düşünen bir devlet aklı var. Bu “akıl” özellikle “terörü sona erdirmek” söylemini kullanıyor. Bu haliyle de şimdiye kadar uygulamış olduğu politikalardan aslında çok farklı bir söz üretmemiş oluyor. Her halükârda “mecburiyet” ve asgarî düzeyde bir “rasyonel” düşüncenin gereği olan bu ikili motivasyon, “güçlü devlet” zihniyeti ile örtüşüyor. Yani bu girişimde, yüzyıldır sorun yaşayan bir bölgenin insanlarının acıları, mağduriyetleri, yok sayılmaları karşısında empati yapan, yaraları sarmaya, zararları telafi etmeye çalışan, kırılmış kalpleri iyileştirmeye dönük bir adım olduğuna dair bir emare yok. Sanırım, Kürtlerin kimlikleri, kültürleri, dilleriyle özgür bir şekilde var olma talepleri karşısında, tekçi, kibirli ve “reel politik” mantığı yerine, duygulara yer açarak iyileştirme aşamasına geçmek gerekiyor. Eğer bu yapılabilirse, sadece Kürtlerin değil, bütün toplumun iyileşmesi yönünde önemli bir adım atılacak.
İktidar yola çıktığı değerleri koruyamadı
İktidarın ilk dönemleriyle bugünkü durumunu karşılaştırsanız neler söylemek istersiniz? “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar” kaidesi mi gerçekleşiyor?
Evet, bir tarafıyla tam da iktidar kirlenmesi söz konusu. Bu da gayet sıradan bir durum. Yani sivil bir muhalefet hareketiyken, iktidara gelince başka bir “hal”e geçmenin sayısız örneği var. Yani belirsiz bir gaz halinden, akışkan bir sıvıya, sonrasında durağan ve katı hale geçmek bir “düzen”in katılaşmasından başka bir şey değil. İktidara gelmek, hareketten düzene geçmek demek. Düzenin geleceğine dair duyulan korkular, aslında geride kalan bütün gaz ve sıvı hallerden korkmak demek. Ve tabiî unutmamak gerekiyor; siz toplumsal muhalefet hareketi olarak ilerleyip, yükselirken, tek başınıza değilsiniz. Sizin yükselişinize eklemlenenler, çıkarlarını sizin sayenizde gerçekleştirmek isteyen başka kesimler de her zaman var. Ve en nihayetinde sizin ulaştığınız devlet de yüzlerce yıllık geleneği olan bir devlet. Siz o devleti ele geçirirken, o da sizi ele geçiriyor. Sonuç olarak ortaya ilginç bir karışım çıkıyor: Bir yanıyla az da olsa muhalefet zamanınızdan kalan adalet, özgürlük gibi değerler, fakat çoğunlukla iktidarınızı meşrulaştırmaya ve sürekli kılmaya harcanan bir korunma dürtüsü ve enerjisi var. Devletin güce dayanan, kendi başına bir kutsallık üreten kişiliği ve sınıfsal çıkarlarıyla sizin etrafınıza üşüşen kesimler var. Ya da kısaca artık “siz” o “eski siz” değilsiniz. Zaten ilk yola çıktıktan sonra, beraber yürüdüğünüz yol arkadaşlarınızdan da pek kimse kalmamıştır yanınızda. Muhalefet ederken rakip, hatta düşman gördükleriniz bile sizi en ön sırada alkışlayanlar arasına girmiştir.
—DEVAMI YARIN—