Malına, mülküne, servetine güvenenler için bir garanti yok. Hiç ummadıkları bir zamanda, hiç umulmadık bir şekilde ellerindeki her şey kaçıp gidebilir. Bu türden hadiselerin pekçok örneği var.
Nâmına, şânına, şöhretine güvenenler için de bir garanti yok. Bir anda ve basit bir sebeple karizmalarının çizilmesi ile yüksekten yere çakılmaları pekâlâ mümkün. Kendini minarenin şerefesinde sanırken, orada başı dönüp kuyunun dibine düşenlerin haddi hesabı yok.
İlmine, tahsiline, titrine, fikrine, mevkiine güvenerek kibirlenen, gururlanan, enaniyeti kabaran kimseler için de herhangi bir garanti durumu söz konusu değil. Niceleri var ki, kendini vazgeçilmez bir nimet zannederken, bulundukları makam ve mevkiden düştükten sonra yerlerinde yeller esmeye başlamış.
Sosyal ve siyasî hayatta bile böylesine keskin değişimler söz konusu iken, sırf lillâh için yapılan iman-Kur’ân hizmetinde ise, kasıntılara girmeye, kendini üstün, imtiyazlı ve ayrıcalıklı kimse olarak görmeye hiçbir sûrette cevaz yoktur.
Tam aksine, bu kudsî hizmet dairesi içinde “hiçlik makamı” var, “hiç ender-hiç” olmak var, hademelik vazifesi var, rütbesiz er-nefer gibi olmak var, vesâire…
«
Risale-i Nur hareketini Barla’dan (1927) başlatacak olursak, tam tamına yüz yıllık bir zaman diliminden söz etmiş oluruz. Bu zaman zarfında istikrarlı ve istikametli şekilde hizmet edenlerin kemâl-i sadâkat ile sebat ederek, yukarıda sıralamış olduğumuz vasıflarla mücehhez olduklarını görürüz.
Yani, Sahabelerin “isar hasleti”ne uygun hareketle, ücrette kardeşini nefsine tercih ederken, zahmet ve meşakkatli hizmetlerde ise nefsini ileri sürüyorlar.
Kezâ, kendi şahısları için daire içinde bir makam, mevki, menfaat celbini düşünmüyorlar. Şahs-ı manevî dairesinde kendileri için gizli bir hesapları veya ajandaları yoktur. Kadere teslimdirler. Sevk-i İlâhiye tâbi olurlar. Zuhûrata göre de hizmetine devam ederler.
Bu “aziz ve sıddık”lar kervânına dahil olanlar, hizmet-i Nuriye ile alâkadar küçük-büyük bütün dairelerde üzerine düşen vazife ne ise, onu deruhte etmeye çalışırlar. Dünya ve sosyal hayat içindeki makamı-mevkii ne olursa olsun, daire içinde kendini adeta avamdan bir fert gibi, rütbesiz bir nefer gibi, yahut ümmet-i Muhammedi (asm) sâhil-i selâmete götürecek gemide bir hademe gibi görürler.
Misâl: Gerektiğinde hizmet merkezinde yerleri süpürüp eşyaları düzenler. Tabakları, bardakları yıkayıp temizler. Su ve çay servisi yapar. Vesaire…
«
Risale-i Nur derslerine herkes gelebilir. Derste dost-düşman fark etmez. Gelen herkes kabiliyeti nisbetinde istifade eder ve nasibini alır.
Fakat, herkes aynı nisbette dava şuuruna sahip olmaz. Yapılan hizmetleri de omuzlama cihetine gitmez. Bunu herkesten bekleyemezsiniz.
Nur hizmeti, tamamen “gönüllülük esası” üzerine kuruludur. Kişi, içinden gelecek ki yapacak, edecek.
Esâsen kemâl-i ihlâs ve sadâkatle, sebat ve ciddiyetle yapılan bir hizmet makbul ve uzun ömürlü olur. Yoksa, dayatma ve iteklemelerle bu iş olmaz.
Evet, Nur hizmetini sahiplenmek ve omuzlayarak ömür boyu götürebilmek için, tam bir ihlâs, sarsılmaz bir sadâkat ve tekâmül etmiş bir şuura sahip olmak lâzım geliyor. İşte, tam yüz senedir, bu ulvî hizmet, Türkiye’de ve dünyada tam da böylesi bir kemâl-i şuur, sebat ve sadâkatle omuzlanarak yürütülmeye çalışılıyor. Ne mutlu, bu kudsî hizmette hissesi ziyade olanlara.