Raşid Halifelerin ikincisi olan Hz. Ömer (ra) ile ilgili olarak tarihin sayfalarına yazılmış altın değerinde güzel sözler ve nakiller var.
Bunların başında da yazının başlığındaki tabirler gelir: “Ömer’in adaleti”, yahut “adaletin kılıcı.” Kezâ, “Adalet mülkün temelidir” vecizesi de aynı cümleden sayılır.
Onun hakkında daha başka sözler, nakiller ve menkıbeler de var. Sırasıyla onlara da temas etmeye çalışalım.
«
Hz. Ömer’in adaleti, hakikaten dillere destan olmuştur. Onun halifeliği ve devlet başkanlığı döneminde adaleti en ideal bir işleyişle ülke ve toplum genelinde hâkim kılmaya çalışmıştır.
Öyle ki, sadece mü’minler değil, tebaası olan gayr-ı müslimler de onun adaletinden ve hakkaniyetle iş görmesinden memnun kalmışlardır.
Herhangi bir ayrım yapmaksızın bütün vatandaşlara eşit ve adaletli davranan Hz. Ömer, sınır komşusu olan mütecâviz devletlere ve hükûmetlere karşı “adaletin kılıcı”nı hakkıyla kullanmaktan da geri durmadı. Misâl; merkezi İran’da olan Sasanî Devleti ile merkezi Konstantiniye olan Bizans Devletinin bölgedeki zalimâne hâkimiyetlerine “adaletin kılıcı” ile son verdi. Koca İran coğrafyası, onun zamanında fethedildi. Bu fetih çok kanlı olduğu için, İran halkının “millî gurur”u kırıldı. Bu sebeple, İslâmiyeti “kerhen kabul” ettikleri gibi, “Amr ve Ömer” isminden de nefret ederler. Dahası, “Ömer’in buğzu” onlarda “Ali’nin muhabbeti”nden fazladır.
«
Hz. Ömer’in sorumluluk duygusu da harikulâdedir. Misâl; “Kenar-ı Dicle’de bir kurt bir koyunu yese, hesabı senden sorulur yâ Ömer” ifadesi, 1400 küsûr senedir sorumlu idarecilere esaslı bir ders veriyor.
Bununla bağlantılı bir başka meziyeti de şudur: Bir taraftan her türlü sorumluluğu kendi üzerine alırken, bir taraftan da şahsî yetkilerini kısıtlı tutarak, asıl yetkili merci olarak meclisi, yani “şurâ-yı İslâm”ı gösteriyor. Meselâ, Kuzey Afrika’daki Berberi kabilelerden gelen hayatî derecede önemli bazı talep ve teklifler hakkında şahsî inisiyatifini kullanmak yerine, teklifin müzakere edilerek karara bağlanması için meselenin İslâm şurâsına taşınmasını istiyor.
Ne güzel ahlâk değil mi? Cumhurreisi olarak, mesuliyeti üzerine alıyor; ama, yetkiyi-selâhiyeti şurânın şahs-ı manevîsine veriyor. Cidden mükemmel bir idareci.
«
Hz. Muhammed’den (asm) 13 yaş küçük olan Hz. Ömer (ra), pehlivan yapılı ve çok heybetli bir şahsiyettir. Şiire, belâgate olan düşkünlüğü ziyadedir. İslâmdan önceki hayatı ne kadar berbat ise, Müslüman olduktan sonraki hayatında o kadar mükemmel biri olmuştur.
Onun İslâmiyeti kabul edişi de son derece çarpıcı bir hadisedir. Hikâyesi, rivâyete göre kısaca şöyledir:
Hz. Ömer, Hz. Hamza’nın da İslâmı kabul ettiğini duyunca hiddetlenir. Öfkesini tutamaz ve kılıcını da alıp dışarı çıkar, “Gidip Muhammed’i öldüreceğim” der.
Yolda karşılaştığı Nuaym bin Abdullah, onu daha da kızdıracak şu haberi verir: “Senin kız kardeşin Fâtıma ile kocası da Müslüman oldular.”
Bu haber üzerine yolunu değiştirir ve kız kardeşinin evine gider. O esnada okudukları ayetleri kendisine vermelerini söyler. Red cevabını alınca saldırıya geçer. Kız kardeşi ile eniştesini dövmeye başlar. Kardeşi Fâtıma, kendilerine (Ömer’den gizli-saklı şekilde) Kurân öğreten Habbâb bin Eret’i de çağırarak hep birlikte Müslüman olduklarını yüzüne karşı söylerler. Bu davranışla, ölümü dahi göze alarak kararlı olduklarını göstermiş olurlar.
Ömer, bu durum karşısında yumuşamaya başlar. Bir hayli de duygulanır ve o ânda İslâmiyeti kabul etmeye karar verir. Hz. Muhammed’in (asm) nerede olduğunu sorar. Hz. Erkam’ın evinde olduğunu öğrenince, hiç vakit kaybetmeksizin oraya gider ve Resûlullah’a biat ederek Müslüman olur.