Her hükûmette ve her rejimde muhalefet kanadı olmayabilir.
Muhalefetin susturulduğu, yahut yer almadığı yönetimler, insan haysiyetine yakışmayan şu tarz isim ve tâbirlerle yâd edilir: Otoriter, totaliter, mutlakiyet, despotik, istibdat, diktatörlük...
Buna göre denilebilir ki: Bir yerde hürriyet ve demokrasi varsa, orada muhalefet vardır. Muhalefet varsa, orada demokrasi güçlüdür. Hürriyet ve demokrasinin güçlü olduğu yerde, iktidar potansiyeline sahip bir muhalefet, ciddi yönetimler için bir velinimet gibidir.
Şayet, iktidar kanadı karşısında güçlü bir muhalefet yoksa, yönetim kademesi ve bürokrasi zamanla ciddiyetini kaybederek laçkalaşır.
Dahası, muhalefetsiz bir rejim, zamanla içten içe çürümeye başlar. Bunun yanı sıra, ayrıca yıkıcı ve illegal bir muhalefet cephesinin teşkiline sebebiyet verir.
Demek ki, muhalefet, her halükârda bir müvazene-i adâlettir, bir vesile-i müsavattır ve bir sebeb-i terakkiyattır.
*
Devletin tepesinde hâkimiyet kurduktan sonra, demokrasinin canına okuyan ve muhalefeti ortadan kaldırmaya çalışan müstebid-diktacı yönetimlere dair yakın tarihten üç misâl:
1- Sultan Abdülhamid döneminin otuz yılında (1878-1908) mutlakiyet sistemi hükümfermâ olup, ülke bir “zayıf istibdat” ayarı ile yönetildi.
2- Sultan Abdülhamid’i devirerek iş başına gelen İttihatçılar, on yıl müddetle (1908-18) ülkeyi “şiddetli istibdat” dozajı ile idare etmeye çalıştı.
3- Yeni Türkiye 1923’te Cumhuriyet sistemine geçti. Kemalistler, kısa süre içinde bu ideal sistemi hem “zümre cumhuriyeti”ne çevirdiler, hem de 27 sene müddetle ülkeyi bir “mutlak istibdat” rejimi ile yönetmeye çalıştılar.
*
Sultan Abdülhamid’in yekûn 33 yıl süren saltanatı boyunca sadece 11 idam kararını imzaladı. Kendisine ve siyasetine muhalefet edenleri daha çok hapis ve sürgün ile cezası ile cezalandırma cihetine gitti. Bunun yanı sıra, parlamentoyu kapatması, anayasayı askıya alması ve henüz iki yaşını bile doldurmayan nâzenin Meşrutiyeti rafa kaldırarak Yıldız Sarayı merkezinde müstebidane bir idarî sistem kurması, niyeti ne olursa olsun, devletin selâmeti ve milletin istikbâli için hayırlı olmamış, faydadan çok zarar getirmiştir. En kötüsü de, Hareket Ordusu gibi yıkıcı ve illegal bir muhalefet cephesinin genişlemesine sebebiyet vermiştir.
*
Sultan Abdülhamid’i devirerek ülkenin idaresini “müstebid Selanikliler”e devreden “bozuk İttihatçılar”, sözüm ona mürtecilerin elinden Meşrutiyeti kurtarıp sağlama alacaklardı. Ne var ki, bunun tam tersini yaptılar. Meşrutiyetin canına okudular. Muhalefeti sokakta kurşunla ve uyduruk mahkemelerde idamla sindirip yok etmeye çalıştılar. “Büyük diktatör” dedikleri Sultan Abdülhamid’in en az on katı kadar mazlumu gaddarca katlettiler. Hiç tahammül edemedikleri muhalefeti tam susturduktan sonra, ülkeyi topyekûn olarak Dünya Harbine soktular. Dört senede (1914-18) dört milyon vatan evlâdının kanına girdiler.
*
Yeni Türkiye’nin idaresini türlü entrikalarla ele geçirenler de, ekseriyetle eski İttihatçılardı. Hem de en bozuk kısmından. Türlü kumpaslarla muhalefet cephesini defalarca biçmeye yöneldiler. Demokrasi varmış gibi göstermelik hareketlerle, muhalefetin ortaya çıkması için “muvazaa partileri”nin kurulmasına önce izin verdiler; hemen ardından, onlara dünyayı dar etmeye başladılar. Bir kısmını astılar, bir kısmını hapsettiler, bir kısmını da diskalifiye ederek siyaset yapamaz hale getirdiler. Kendince, şeflik tarzında muhalefetsiz bir rejim kurarak vatana millete hizmet ettiler. Oysa, mutlak bir istibdat ile milyonlara kan kusturdular. Hiçbirini referanduma götürmedikleri inkılâplarla, milletin dinine de, dünyasına doğrudan müdahale ettiler ve muhalefet edenlere ölüm-idam-katliâm dahil en ağır cezaları revâ gördüler.
1950’ye kadar devam eden muhalefetsiz dikta rejimi, tarihimizin en utanç verici bir devresini teşkil ediyor.