Yerinde, zamanında, kararında yapılan tenkitler hayırlı neticeler verir. Konuşulan meseleyi tahkim ile tekâmül ettirir. İşi hamlıktan, yavanlıktan çıkarır; tadında ve kıvamında pişmesini temin eder.
Bir de zararlı olan ve karamsarlık havası veren tenkitler var. Onlardan da mümkün mertebe sakınmak, uzak durmak icap eder.
Bu hayatî noktayı vüzûha kavuşturmak için, yaşadığımız hayattan bazı misaller sunmaya çalışalım.
*
Tenkit veya suçlama niyetiyle konuşmaya başlayıp “Yahu kardeşim, bu millet adam olmaz” diye devam etmek, doğrudan doğruya yeis pompalamak ve etrafa karamsarlık havasını yaymak hesabına geçer.
Dahası, bunun kimseye faydası olmaz. Ne konuşana, ne dinleyene, ne de gelecekteki nesillere…
Aynı şekilde, tutup “Bizim arkadaşlar da işe yaramaz. Bizim camia da suçlu” diye toplu suçlamalarda bulunmak, hakka isabet etmez ve hakikatle bağdaşmaz.
Zira, hiçbir kanun-u adâletle insanlara toplu ceza verilmez. Suç şahsî olduğu gibi, her şahsın cezası da ayrıdır.
Hatta, dinî inancı ne olursa olsun bir insanı bütün vasıflarıyla kötülemek, yahut bütün özellikleriyle onu muzır görmek de adâletin ruhuna uygun düşmez. Çünkü, meselâ gayr-ı müslim bir insanın bazı vasıfları mü’mince olabiliyor. Kezâ, bir mü’min bazı vasıfları da gayr-ı müslimce olabiliyor.
Buna göre, asıl cezalandırılması gereken, insanı kötülüğe sevk eden ve ona suç işlettiren vasıfları, yönleri ve özellikleri olmalı. Yani, bir insanı bile bütünüyle kötülemekten, karalamakatan ve onu silip atmaktan kaçınmak icap ediyor. Ta ki, kişi, o zararlı yönlerini düzeltmeye ve o muzır hallerini ıslâh etmeye çalışsın. Aksi yöndeki hareket ve muamele, adâletin dengesini-terazisini bozar. Yani, meselâ ıslâhı mümkün olan kişiyi hem ümitsizliğe-karamsarlığa sevk eder, hem de ıslâhını büsbütün zorlaştırmış olur; belki de imkânsız hale getirir.
*
Bu zamanda, söz konusu dengeyi muhafaza etmek fevkalâde zorlaşmış. Çünkü, insanlar ve bilhassa siyaset ehli işin kolayına kaçıyor. Kolaylıkla, bir grubu, yahut bir partiyi topyekûn suçlama cihetine gidebiliyor.
Oysa ki, aynı gruptaki, yahut aynı partideki insanların bile (varsa şayet) suçları ayrı olduğu gibi, cezaları da ayrı ayrıdır. Yani, suçları eşit oranda değildir ve olamaz.
Ne var ki, “toptan cezalandırma kolaycılığı” sebebiyle, hedefe konulanların tamamına toplu suçlamalar yapılıyor ve yine toplu halde cezalandırılmaya çalışılıyor.
Bu ise, çok ağır bir vebâldir. Bundan şiddetle kaçınmak lazım geliyor.
Nitekim, mukaddes kitabımız bize bu noktada tesirli ikazlarda bulunuyor: “Bir kişinin hatasıyla, onun kardeşini, akrabasını, aşiretini, partisini cezalandırmayın” diyor.
Buna rağmen, aynı kitaba inanan bir kısım insanlar, yine de “cephe mücadelesi”ni tercih ediyor ve karşı tarafın tamamını karalama kolaycılığına sapıyor.
Oysa ki, bir insan ve hâssaten bir Müslüman olarak, bu tür fikrî ve fiilî yaklaşımlardan, hükümlerden, infazlardan şiddetle kaçınmak gerekiyor. Unutulmasın ki, bugün biz hangi yolu tercih edersek, bizden sonrakilerin bir kısmı da eskileri de takliden aynı yolda yürümeye devam edecek. Bu durumda, kendi hatalarımızın cezası ile birlikte, sebep olduğumuz sonraki neslin hata ve günahına da bir ölçüde hissedar olmuş oluruz ki, Allah muhafaza.
Şu noktayı evel-âhir unutmamalı ve hiç hatırdan çıkarmamalı: Kimden gelirse gelsin ve kime karşı yapılırsa yapılsın, toplu cezalandırma yöntemi adâlete aykırı olduğu gibi, insaniyet ve İslâmiyet ile de bağdaşmıyor.