"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ulu’l-Emr’e itaat mi; yoksa Şûrâ’ya tâbi olmak mı?...

Orhan Ali YILMAZ
24 Temmuz 2021, Cumartesi
Kur’ân-ı Kerîm’de, pek çok âyette Allah’a ve onun Resûlu’ne (asm) itaat emredilir. Bunun yanı sıra, sadece bir yerde, o da Nisâ Sûresi 59. âyetinde “bizden olan” Ulu’l-Emr’e itaat emredilir.

Burada zikredilen Ulu’l-Emr’den kasıt kimlerin olduğu/olabileceği konusu, hem İlm-i Kelâm, hem de Fıkıh ilminde çokça tartışılmıştır.

Başta İlk Dört Halife, sonra müçtehidler ve âdil idareciler yanında, çocuklar için anne/babası, kadın nezdinde ise kocası, talebe için de hocası olduğunu, bu âyetin mâsadakı kapsamında istinbat edip istihraç etmişlerdir.

Hadis-i Şerifler’de ise, genel bir kâide olarak, Allah’a isyan mânâsını taşıyan herhangi bir emirde Ulu’l-Emr’e itaatin, kesinlikle “geçersiz ve de bâtıl olduğu” konusu ısrarlı bir şekilde pek çok hadiste vurgulanır ve âyetteki o “Mutlak” bırakılmış ifade, böylece “Takyid” edilir, yani sınırlandırılır, etrafındaki çerçeve daraltılmış olur.. 

İmam-ı Şâfiî Hazretleri’ne bir gün, onu hem epey şaşırtan, hem de benzini epeyce bir sarartan, şöylece “zor sayılabilecek” bir sual sorulur: “Ya İmam! Devamlı, hep, İcmâ’ İcmâ’ diyorsun da; acaba bu bahsettiğin İcmâ’yı Kur’ân kabul eder mi; Kur’ân’da İcmâ’ var mıdır?!...” diye.

Rivayete göre, bu sorunun cevabını bulabilmek için, meşhur, mübarek imamımız, o gece hiç uyumaz ve  sabaha kadar Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını, ta baştan sonuna kadar, yani tam 600 sayfasını okur. Sonunda ise, Nisâ Sûresi 115. âyette geçen “Sebili’l-Mu’minîn” (Mü’minlerin Yolu) ifadesiyle kastedilenin, aslında tam da “İcmâ”ya karşılık geldiğini ilân eder. 

Bir soru: Ulu’l-Emr’in görüşüne itaat, acaba “Şûrâ” kararlarını geçersiz kılar mı?...

Ya da, daha “özel dairede”, şöylece, can alıcı bir suale dönüştürerek soracak olursak: 

“Mutlak Vekillik” kavramı, Kur’ân’da bize, iki âyetle sarâheten, yani açıkça tâbi olmamız emredilen “Meşveret”in yanı sıra şu Şûrâ’nın, malûm o önemli hükmünü nesh edip, nâsih-mensûh bağlamında acaba “iptal” edebilir mi?!...

Siz, bu soruların olabilecek, bulunabilecek, bulabilmeniz muhtemel doğru cevapları ile meşgul olmaya devam ederken, ben asıl mevzuya-izninizle-girmek istiyorum...

TBMM’nin arkaplânında, “Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir!” yazılı olan o yerde, ilk Meclisimizin açıldığı ve ilk Kanun-i Esasî’nin, yani günümüz karşılığı ile söyleyecek olursak, Anayasa’mızın ilân edildiği 1876’da, Osmanlı Meclis-i Mebûsanı’nda, tam da o cümlenin olduğu yerde, “Emruhum Şûrâ beynehum” âyeti yazılı idi. Yani, “Onların (Müslümanların) aralarındaki işleri ‘Danışma Meclisi Kararları’ iledir” şeklinde Türkçe’ye çevrilebilir meâlindeki Şûrâ Sûresi’nin 38. âyeti.

Ama, malûm olduğu üzere, bazı siyasî mülâhazalar bahanesiyle, bu ilk Meclisimiz, hemen akabinde dönemin Padişahı 2. Abdülhamid tarafından feshedilmiş, Kanun-i Esasîmiz de askıya alınmış idi.. 

Ta ki, 1908 yılında ilân edilen, daha doğrusu ilân edilmek zorunda kalınan 2. Meşrûtiyet’in İlânı’na kadar.. 

Yani yaklaşık olarak, meşhur 32 Farzımız’a, tam da o “mübarek” sayımıza karşılık gelecek, tekabül edecek miktarda, tam o kadar, “32 yıl” kadar “kısa bir süreyle” kapalı kalmıştı bu ilk Meclisimiz...

Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri’nin de Münâzarât isimli eserinden, aynı zamanda, dönemin, Mecliste temsil edilen 13 partiden biri olan, İttihad-ı Muhammedi Fırkası’nın, yani partisinin kurucularından birisi olarak Eski Said’in de, bütün o tartışmalara, gayet “hararetli” hem de “fââl” bir şekilde katıldığını, yani dâhil olduğunu görmekteyiz... 

Konuyla ilgili olarak o şöyle demektedir:

“Acaba, sabık istibdadı (2. Abdülhamid Dönemi) ‘hürriyet’ zanneden ve ‘Kanun-u Esâsîye’ (İlk Anayasa’ya) itiraz eden adamlara nasıl itiraz etmeyeceğim?!...

Çendan (gerçi, her ne kadar) onlar hükûmete itiraz ederlerdi. Lâkin, onlar, istibdadın ‘daha dehşetlisini’ istediler... Bunun için onları reddederdim.. 

İşte, şimdi ehl-i hürriyeti (demokrasiyi, insan haklarını, hürriyetleri savunanları) tadlil eden (dalâletle, sapıklıkla suçlayanlar) şu kısımdandır...” 

Merhum Târık Zafer Tunaya (1916-1991) Siyasal Tarihimizle ilgili telif ettiği “Türkiye’de Siyasî Partiler” isimli o çok önemli, hem de bir o kadar da değerli eserinde, şu gelen, bazı yönleriyle meâlen anladığım, hem de aktardığım, gerçekten önemli, önemli olduğu kadar, bazılarınca epeyce “sarsıcı” sayılabilecek tesbitleri yapar: 

“Modern Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşu itibariyle, Tarihi olarak -bize öğretildiği üzere- Siyasal Tarihimiz bakımından, bir ‘ilerlemeyi’ değil de, aslında bir ‘gerilemeye’ tekabül eder.. 

Çünkü, 1908 yılındaki 2. Meşrûtiyet’in İlânı’ndan sonra Meclisimizde, miletin bütün kesimlerini, Gayr-ı Müslimleri de kapsayacak şekilde, âdil temsil noktasında, tam 13 adet parti vardır.. 

Hâlbuki, 1924’ten 1950’ye kadar olan Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, aslında, ülkenin yönetimine ‘Tek Bir Parti’nin’ hâkim olduğu, dönemin Cumhurbaşkanının, aynı zamanda o malûm ‘Tek Parti’nin Başkanı olduğu, ordu nezdinde ise Başkomutan olduğu, ayrıca, her ilin valisinin, aynı zamanda o Tek Parti’nin il sekreteri ‘olmak zorunda’ olduğu, yoksa görevinde kalamadığı, tamamen bir ‘Tek Görüş’ döneminin adıdır bu...”

1950’den sonra ise, belki ilcaat-ı zamanın bizi biraz da zorlamasıyla, yani dönemin “konjonktürünün” işimize yarayan, bazı kesimler itibariyle çok istekli olmasak da, müsbet, o malûm faydalı etkisi ile Çok Partili Sistem’e/Düzen’e geçilebildik... 

Pek çok yönüyle, daha çok, belki de bir kaplumbağa hızıyla seyreden şu Parlamenter Demokrasimizin önüne ise, sırasıyla 1960, 1971, 1980, en son olarak da 1997’de, bir kaç defa, daha öncesinde ilân edilen “oyun kuralları”nda olmayan, bulunmayan, “özel engeller” çıkarılmış olsa da, yine de Parlamenter Demokrasimizin, hatırı sayılır bir gelişme gösterdiğini teslim etmemiz gerekiyor... 

Daha sonrasında ise, çok uzun süreli şu Koalisyon Hükümetleri’nin de o “olumsuz”, kısmen de “acı” tecrübe, hem de etkisiyle, pek çok açıdan şu Kaplumbağa hızında seyreden, ilerleyen Parlamenter Demokrasimizin, artık “tıkandığı”, ülkenin, şu devasa o problemlerini çözmede artık çok “yetersiz” kaldığı, bize elzem olan “daha güçlü, daha muktedir, hem de, yaşadığımız, malûm Milenyum Çağı’na daha uygun, her yönüyle “daha hızlı sonuç alıcı” bir sistemin gerekliliği kanaati hâsıl oldu Ricâl-i Devletimizin nezdinde...

Ve 16 Nisan 2017 Referandumu sonrasında, 9 Temmuz 2018 tarihi itibarıyla, Parlamenter Sistem’den vazgeçip, Tam Başkanlık ya da Yarı Başkanlık diye tarif edilen, dünyadaki mevcut örnekleri bulunan malûm şu Sistemler’den tamamen farklı olarak, dünyada, yalnız bize has olduğunu hâlen mülâhaza ettiğimiz, bu anlamda pek çok yönüyle, belki de “orijinal” sayılabilecek, en yeni bir “Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçmiş olduk millet olarak..

Kısacası şöyle ki: 

Halk tarafından seçilmiş mevcut Cumhurbaşkanımız, aynı zamanda kurucusu olduğu bir Parti’nin Genel Başkanı konumunda, Parlamenter Sistem’de bulunan, seçilmişlerden atanan Bakanlar Kurulu’nun yerini, misyon olarak, Cumhurbaşkanlığı Kararnâmesi ile, seçilen değil de, “atanan Danışmanlar” almış oldu. 

Bunlar ise, icraatları ve de faaliyetleri itibariyle TBMM’ye karşı değil, doğrudan Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlular.. Devletin önemli pek çok kurumuna yapılacak atamalar ile ilgili, re’sen yetki yoluyla Cumhurbaşkanı tarafından atanacak üye sayıları hatırı sayılır derecede çoğaltıldı.. 

Bununla ilgili, yeni kanunî düzenlemeler yapılıp, sonrasında Resmî Gazete’de yayınlandı...

BİMER’e alternatif olacak şekilde, Cumhurbaşkanlığı Beştepe Külliyemizde, bir CİMER kuruldu ve aktif, faal hâle getirildi. 

Eskide BİMER’e yapılan hemen bütün müracaatlar, artık CİMER üzerinden yapılmaya başlandı... 

Cumhurbaşkanı, yapmış olduğu icraatlarında, hesap verebilirlik bakımından, TBMM’ye karşı değil de, daha çok Anayasa Mahkemesi’ne karşı sorumlu hâle getirildi, son kanun değişiklikleri ile birlikte..

Ama, şöyle “ince” ve de “nâzik” bir farkla ki, Anayasa Mahkemesi Üyeleri’nin atamasında, Cumhurbaşkanı’nın, re’sen atama yetkisi hatırı sayılır bir derecede kanunen yükseltildikten sonra...

Şimdilik, “Siyasî Manzaramızın” panoramik özet görüntüsü bu şekilde...

***

Afven, tam duyamadım da; siz de mi isteklisiniz, siz de mi “objektif” karşısına geçecektiniz?..

Lütfen, öncelikle, ya sıranızı bekleyiniz ya da numaratörden “sıra numarası” alınız...

Hem de öncesinde, çok önemli çünkü, lütfen şuna karar veriniz; istediğiniz fotoğraf vesikalık mı, yoksa biometrik mi, yoksa boy fotoğrafı mı olacak?!...

Duyamadım; neden mi dediniz!?..

Çünkü, 2016’dan sonra, Biometrik Fotoğraf Kriterleri, şartlara göre, yeniden bir update edilip güncellendiği gibi, 2020 itibariyle de Nüfus Müdürlükleri’nin nezdindeki, söz konusu şu yönetmelik değiştirildi; önceki Biometrik Fotoğraflarınızı hiçbir şekilde kabul etmiyorlar; bilginize...

Hem de, sizi bilmem de, ben, şu yazımın başlığındaki Problem’in cevabına henüz tam ulaşabilmiş, malûm Problem’i bütün yönleriyle henüz tam çözebilmiş değilim, vesselâm....

Okunma Sayısı: 1677
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ahmet Danışmaz

    24.7.2021 21:16:00

    Orhan hocam eline sağlık, çok istifadeli bir yazı olmuş. Tarık Zafer Tunaya kısmından itibaren devamını yazsan çok memnun olacağım. Kırma bizi. Selamlar

  • Ozan

    24.7.2021 05:51:34

    Müthiş güzel bir yazı. Sonundaki sıra kapmaca çok güzel. Sezon finali bir dizi gibi, cevapsız kalan soru için bir sonraki yazıyı dört gözle bekliyor olacağız. Baki selam.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı