Şia-i Velâyet eğer dese ki: “Hazret-i Ali’nin (ra) kemalât-ı fevkalâdesi kabul olunduktan sonra Hazret-i Sıddık’ı (ra) ona tercih etmek kabil olmuyor.”
Elcevap: Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in ve Faruk-u A’zam’ın (ra) şahsî kemalâtıyla ve veraset-i nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilâfetteki kemalâtıyla beraber bir mizanın kefesine; Hazret-i Ali’nin (ra) şahsî kemalât-ı harikasıyla hilâfet zamanındaki dahilî, bilmecburiye girdiği elîm vakıalardan gelen ve sû-i zanlara maruz olan hilâfet mücahedeleri beraber mizanın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık’ın (ra) veyahut Faruk’un (ra) veyahut Zinnureyn’in (ra) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş.
Hem On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat edildiği gibi, nübüvvet, velâyete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan, Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in (ra) ve Faruk-u A’zam’ın (ra) veraset-i Nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında hisseleri taraf-ı İlâhîden ziyade verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş. Hazret-i Ali’nin (ra) kemalât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden ıskat edemediği için Hazret-i Ali (ra), Şeyheyn-i Mükerremeynin zaman-ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi (ra) seven ve hürmet eden Ehl-i Hak ve Sünnet, Hazret-i Ali’nin (ra) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?
Bu hakikati bir misal ile izah edelim: Meselâ gayet zengin bir zatın irsiyetinden, evlâtlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyade alıyorlar. İşte bu misal gibi, Şeyheynin veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinde tecellî eden hakikat-i akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemalât-ı şahsiye ve velâyet cevherinden neş’et eden kurbiyet-i İlâhiyenin ve kemalât-ı velâyetin ve kurbiyetin çoğuna galip gelir. Muvazenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa şahsî şecaati ve ilmi ve velâyeti noktasında birbiri ile muvazene edilse, hakikatin sureti değişir.
Lem'alar, Dördüncü Lem'a, s. 41
LÛGATÇE:
Faruk-u A’zam: hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı
birbirinden ayıran manasında Hz. Ömer’in (ra)
bir ismi.
hakikat-i akrebiyet-i İlâhiye: Cenab-ı Hakkın
kuluna yakınlığı hakikati.
Hazret-i Sıddık-ı Ekber: "en büyük sadık"
manasında Hz. Ebu Bekir'in (ra) unvanı.
kurbiyet-i İlâhiye: Allah’a olan manevî yakınlık.
nübüvvet: peygamberlik.
Şeyheyn: "iki büyük zat" manasında
Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra).
Şeyheyn-i Mükerremeyn: saygıdeğer ve üstün
şeref sahibi olan iki zat; Hz. Ebu Bekir (ra) ile
Hz. Ömer (ra).
şeyhülislâm: din işlerine bakan en yüksek
vazifeli âlim, imam.
Şia-i Velâyet: Hz. Ali’nin velî ve manevî
makamının yüceliğini ön plânda tutan Şiîlik.
tesis-i ahkâm-ı risalet: peygamberlik
hükümlerinin tesisi, kurulması, uygulanması.
velâyet: velilik, ermişlik.
veraset-i nübüvvet: Peygamber vârisliği, vekilliği.
Zinnureyn: “iki nur sahibi” manasında
Hz. Osman’ın (ra) unvanı.