"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gelinen nokta seçimli otokrasi

23 Mart 2024, Cumartesi
Siyasal İslam’ın iktidar olmasında 28 Şubat ve öncesinde uygulanan jakoben laikliğin payı belirleyici oldu. Siyasal İslamcılar zayıf oldukları ilk dönemde insan hakları, hukuk devleti, özgürlük gibi değerlere yaslanıp, kendilerine destek veren liberal aydınlar ile ilim adamlarını baş tacı ettiler. Ama tüm kurumlarda dizginleri ele aldıktan sonra tam bir güç zehirlenmesi ile otoriterliğe kaydılar.

RÖPORTAJ: M. SAİD ZEKİ

Nimet Demir kimdir?

Muş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Sırasıyla Çayıralan, İspir, Afşin, Orhangazi, Mersin ve Fatih’te hâkimlik yaptı. 

Daha sonra Çağlayan Adliyesinde Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak çalıştı. 

Ayrıca Fatih, Beşiktaş ve Kâğıthane İlçe Seçim Kurullarında Başkanlık yaptı. 

Cemal Kaşıkçı Cinayeti olarak bilinen davanın Suudi Arabistan’a devri kararına muhalefet şerhi yazdı. 2022 yılında Kahramanmaraş’a tayin edilince emekli oldu. Halen ceza hukuku alanında danışmanlık yapmaktadır.

***

Said ZEKİ- Merhaba Nimet Bey, 

Çinliler birine beddua etmek istediklerinde “tuhaf zamanlarda yaşayasın” dermiş. Ülke ve yargı camiası olarak ‘tuhaf zamanlarda’ yaşıyoruz.  

Panoramik bir bakış açısıyla, sizin açınızdan genel tablo nasıl gözüküyor? 

Nimet DEMİR- Oldukça kapsamlı bir soru. Türkiye ve yargımız hakkında değerlendirme istiyorsunuz. Aklıma, ‘’ne var ne yok’’ sorusuyla bilgisayarın başından dumanlar çıkarıp onu patlatan Temel fıkrası geldi. Şaka bir tarafa, bu kapsamlı sorunuzu kısa tutmaya özen göstererek cevaplamaya çalışacağım. 

Ülkemiz Cumhuriyet sonrası yaklaşık seksen yıl kadar asker ve sivil bürokrasi ile anayasal kuruluşların vesayeti altında yönetilmiştir. Bu dönemde sağ-sol fark etmez hangi parti seçimi kazanıp hükumeti kurarsa kursun politikalarını vesayetçi organların belirlediği kırmızı çizgiler içinde gerçekleştirmek durumunda kalmışlardır. 

S. ZEKİ- Ak Parti ‘Ülkeyi askeri vesayetten kurtardık’ demişti... Her kesimden destek almıştı..?

N. DEMİR- 2002 yılında Siyasal İslamcı Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte yaklaşık on yılda bürokrasi ve anayasal kuruluşlardaki resmi ideolojiyi taşıyan yapı bertaraf edilmiş, gerçek anlamda muktedir olunmuştur. Siyasal İslam’ın güçlenip iktidar olmasında 28 Şubat ve öncesinde uygulanan Fransız tipi jakoben laikliğin payı elbette belirleyici olmuştur. Siyasal İslamcılar zayıf oldukları ilk dönemde insan hakları, hukuk devleti, özgürlük gibi değerlere yaslanmış, kendilerine destek veren liberal aydınlar ile ilim adamlarını baş tacı etmişlerdi. 

Ancak muktedir olduktan ve tüm kurumlarda dizginleri ele aldıktan sonra tam bir güç zehirlenmesi yaşayarak, otoriterliğe kaydılar. Başlangıçta kendilerini iktidara taşıyan değerlere, destek gördükleri aydınlara ve ilim adamlarına sırtlarını döndüler. Gelinen nokta seçimli otokrasidir. Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü’nün (International IDEA) 2023 Demokrasinin Küresel Durumu raporuna göre Türkiye 173 ülke içinde hukukun üstünlüğü alanında 148. sırada yer alıyor. Avrupa ülkeleri arasında Rusya’dan bile geri durumda bulunmaktadır. 

S. ZEKİ- Basın özgürlüğünde ne durumdayız?

N. DEMİR- Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün hazırladığı 2023 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye, bir önceki yıla göre 16 sıra gerileyerek 180 ülke içerisinde 165’inci sırada “vahim” kategorisine girmiştir. 

Bilindiği üzere adaletin en önemli unsuru özgürlüktür. Günümüzde özgürlük neredeyse mumla aranır oldu. Siyasal İslam’ın politik hedef olarak ortaya attığı adil düzen ütopyası 22 yıllık iktidarı sonunda ne yazık ki bir distopyaya dönüşmüştür.    

Bağımsız yargı

S. ZEKİ- Yargı bağımsızlığına gelecek olursak...

N. DEMİR- Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti birbirini tamamlayan kavramlardır. Hukuk devletinden bahsedebilmek için devletin hukuk ile sınırlanması ve bağımsız mahkemelerce denetlenmesi gerekmektedir. Bağımsız mahkeme ancak kuvvetler ayrılığıyla, yani yargının yasama ve yürütmeden ayrı olmasıyla mümkündür. Bir kurum, kendisinin belirlediği usullerle, kendi idarecilerini seçiyorsa bağımsız sayılmaktadır. 

Günümüz itibariyle ülkemizde yargının böyle bir idari özerkliğinden bahsetmek mümkün değildir. 

S. ZEKİ- HSK’nın yargı bağımsızlığını koruması gerekmez mi?

N. DEMİR- Bilindiği gibi 2017 yılında yapılan yasal değişiklikle, yargının idari işlerini deruhte eden Hâkimler ve Savcılar Kurulu yeniden kurgulanmıştır. Bu kurguya göre HSK 13 kişiden oluşmaktadır. Adalet Bakanı ve yardımcısı kurulun üyeleridir. Geriye kalan 11 üyeden dördünü Cumhurbaşkanı, 7 tanesini ise Türkiye Büyük Millet Meclisi seçmektedir. Meclisteki çoğunluğun yürütmenin elinde bulunduğu gözetildiğinde, HSK’nın oluşumunda yürütme organının tam anlamıyla belirleyici olduğu görülmektedir. Bu belirleyicilik yargıyı yürütmeye bağımlı hale getirmiştir. Maalesef uygulamalar ve algıda bunu doğrulamaktadır. 

S. ZEKİ- AİHM ve Anayasa Mahkemesinin kararı bağlayıcı değil mi? Osman Kavala ve Can Atalay kararları mesela...

N. DEMİR- Bu konularda üç makale yazdığımı hatırlıyorum. Yürütmenin yargının patronu edasıyla Rahip Brunson, Deniz Yücel ile ilgili davalarındaki söylemleri ve bu söyleme uygun sonuç alması bağımlılığı ortaya koyduğu gibi, Türk ve Dünya kamuoyunda yürütmenin yargıya her istediğini yaptırabildiği algısını da yerleşmiştir. 

Osman Kavala ve Can Atalay’la ilgili verilen ihlal kararlarında olduğu gibi yürütmenin hoşlanmadığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararları maalesef uygulanmamaktadır. Hukuk güvenliğinin ciddi oranda sarsıldığı bir dönem yaşamaktayız. 

Cemal Kaşıkçı davası 

S. ZEKİ- Sizin şerh yazdığınız ve sürgün tayin sonucu emeklilik kararı verdiğiniz Kaşıkçı davasının seyri nasıl gelişti, şu an sonuçlandı mı?

N. DEMİR- Hatırlayalım. Dünya çapında bir gazeteci olan Cemal Kaşıkçı, sırf Arap Baharını desteklediği, Muhammed Bin Salman’ın veliaht olarak atanmasını ve hukuka aykırı eylemlerini eleştirdiği için 2018 yılında Suudi Arabistan’dan gönderilen 3 tuğgeneral, 2 yarbay, 2 teğmen ve 8 istihbarat elemanından oluşan 15 kişilik suikastçı ekip tarafından Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülmüş ve cesedi yok edilmişti. İşte bu olay nedeniyle İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinde 2020 yılında 26 sanık hakkında dava açılmıştı. Anılan mahkeme iki yıl sonra davanın Suudi Arabistan’a devrine karar verdi. 

S. ZEKİ- Dosya sizin Mahkemeye nasıl intikal etti? 

N. DEMİR- Rahmetli Cemal Kaşıkçı’nın nişanlısının itirazı üzerine dosya itirazın incelenmesi için Başkanı olduğum İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesine geldi. Dosyayı incelediğimde davanın devrinin hem bizim mevzuatımız açısından, hem uluslararası sözleşmeler bakımından mümkün olmadığını gördüm. Ayrıca ölüm emrini veren ve uygulayanların üst düzey yetkililer olması nedeniyle davanın devri sanıklar açısından tam bir ‘’kendi davasının yargıcı olmak’’ sonucunu doğuracaktı. Bu ise vicdanları yaralayan bir durumdu. 

Yine Kaşıkçı devamlı uluslararası seyahat eden bir kişi, başka ülkelerde işlenme imkânı varken cinayet mahalli olarak ülkemiz seçilmişti. Dolayısı ile ülkenin onur ve saygınlığı büyük zarar görmüştü. Uzun bir gerekçe yazarak davanın devrini olumlu bulan çoğunluğun görüşüne iştirak etmediğimi belirttim. 

Esasen davanın devri anlamsızdı; zira dava devredilmeden önce zaten Suudi Arabistan’da bir kısım sanıklar hakkında dava sonuçlanmış, bir kısım sanıklar hakkındaysa takipsizlik kararı verilmişti. Dolayısı ile Suudi Arabistan’a devredilmesi halinde dava düşürülecekti. Ve beklenen oldu. Dava devredildikten hemen donra düşürülerek kapatıldı. 

Sonucun böyle olacağı bizim yürütme ve yargımız tarafından kesinlikle biliniyordu. Yani bile bile lades dendi. 

S. ZEKİ- Sizin gibi değerli hukukçulara en fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda emekli oldunuz. Görev yaparken, emekli olmak kararına giden süreci özetler misiniz?

N. DEMİR- Yargıda görevli hâkim ve savcıların tayinleri ile ilgili kararname son bahar ve yaz aylarında olmak üzere yılda iki kez çıkarılmaktadır. Kararnameye gireceklere mesajla haber verilmekte, gitmek istediği yerleri belirtmesi istenmektedir. 

Kaşıkçı davasının itirazına muhalefet şerhini Nisan 2022 de yazmıştım. Kararnameye gireceğim dahi haber verilmeden iki ay sonra çıkarılan yaz kararnamesiyle Kahramanmaraş’a tayin edildim. Bunun üzerine ayrılma kararı aldım ve emekli oldum.

S. ZEKİ- Emekli olunca hukukla ilgilenmeyi bırakmadınız elbette.. Gündemi -özellikle yargının gündemini- takip ediyor musunuz? Çalışmalar var mı?

N. DEMİR- Elbette bırakmadım. Hukuki çalışmalarımı sürdürüyorum. Ceza hukuku alanında danışmanlık yapıyorum. Yargının gündemini hiç kaçırmıyorum. Zaman zaman kamuoyuna mal olan davalarla ilgili yazılar da kaleme alıyorum. Emekli olduktan sonra yaklaşık yirmi civarında hukuki sorunlarla ilgili makale yazdım. Bunlardan üçü Anayasa Mahkemesinin Can Atalay’ın başvurusu üzerine verdiği ihlal kararları sonrasında, yerel mahkeme ve Yargıtay’ın ihlallerin giderilmesinden istinkâf etmeleri üzerine kaleme alınmıştır.    

S. ZEKİ- Demokrasi, insan hakları ve özgürlük üzerine yoğunlaştığınızı da biliyoruz. 

N. DEMİR- Demokrasi ‘’halkın kendi kendini idare etmesi’’ şeklinde tarif edilir. Doğrudan demokrasiyi ortaya koyan bu normatif teorinin ne yazık ki günümüzde bir uygulaması yok. Kamu yönetimine ilişkin verilen eserlere baktığımızda doğrudan demokrasiye dair gösterilen ilk ve tek örnek Antik Yunan şehir devletleridir. Esasen Yunan şehir devletlerinin ilk ve tek örnek olduğu şeklindeki genel kabul neredeyse doğma haline gelmiştir. 

Ancak son zamanlarda bu kabule itiraz eden, doğrudan demokrasinin Yunan’a münhasır olmadığını söyleyen, mesela İslam öncesi Arabistan’daki Mekke, Yesrib ve Taif gibi şehir devletlerinde de, bu uygulamanın var olduğunu iddia eden siyaset bilimcilere rastlamak mümkündür. Devletlerin büyüyen sınırları ve nüfuslarının artması gibi fiziki koşulların doğrudan demokrasiye cevaz vermediği, çözüm olarak temsili demokrasinin devreye sokulduğu, temsilcilerin ise seçimle belirlendiği malum.  

Kim bilir belki ileride iletişim teknolojisinin biraz daha gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla bu fiziki imkânsızlıklar aşılır ve mazide kalan doğrudan demokrasi tekrar mümkün hale gelir.

Geç gelen adalet

S. ZEKİ- Son olarak;  “terör örgütü propagandası” iddiasıyla Yeni Asya Genel Yayın Yönetmeni Kâzım Güleçyüz ve Karikatürist İbrahim Özdabak hakkında dava açıldı. Yaklaşık 7 yıllık süreç sonunda oy birliğiyle “ayrı ayrı beraatlerine” karar verildi. Bir davanın bu kadar uzun sürmesini, bu dava sürecini ve kararı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

N. DEMİR-  Kararı inceledim. Sayın Güleçyüz’ün bireysel paylaşımları, genel yayın yönetmenliğini üstlendiği Yeni Asya Gazetesinin dava konusu yapılan başlıkları, yine Sayın Özdabak’ın çizmiş olduğu dava konusu yapılan karikatürler tamamen ifade özgürlüğü kapsamında kalan eleştirilerden ibarettir. 

İlk etapta suçun maddi unsurlarını taşımadığı göze çarpmaktadır. Nitekim mahkeme çok geç de olsa ‘suçun maddi unsurları gerçekleşmemiştir diyerek’ beraat kararı vermiştir. Olaya baktığımızda, soruşturma 2017 yılında başlamış, 07.12.2018 tarihli iddianameyle kovuşturmaya geçilmiş, yargılama sonucu beraat kararı ise 13.02.2024 tarihinde tesis edilmiştir.

Geç gelen adaletin çok bariz bir örneğiyle karşı karşıyayız. Esasen olması gereken, şikâyet üzerine başlatılan soruşturma takipsizlikle sonuçlanmalıydı. Kovuşturma aşamasına asla geçilmemeliydi. Geçilse bile CMK 193 ve 223 maddeleri kapsamında tensiple beraat kararı verilmeliydi.

 Tüm bu lazımeler ıskalanmış, soruşturma ve kovuşturma yaklaşık yedi yıla yayılmıştır. 

S.ZEKİ- Lekelenmeme hakkı nerede kaldı?

N: DEMİR- Sanıklar açısından ömür törpüleyen bir haksızlık, yargı bakımından büyük bir enerji israfı. Ne diyelim, aklıma Roma Hukukunda ‘’judek damnatur, cum nocens absolvitur; suçlu aklandığı zaman, yargıç hüküm giyer’’ kuralı geliyor. 

Bu kural lekelenmeme hakkının teminatıdır. Yani suç teşkil etmeyecek bir eylemin suç olarak nitelenmesi, yine suç oluşturan bir eylemle ilgisi olmayan kişi hakkında işlem yapılarak gereksiz yere insanların soruşturma veya kovuşturmaya maruz kılınması, yargıç ve savcının işinin ehli olmadığı anlamını taşır. Bu bir bakıma, doktorun, hasta olmayan birini ameliyat yapmasına benzer. 

Sayın Güleçyüz ve Sayın Özdabak’a geçmiş olsun dileklerimi sunarım. 

S. ZEKİ- Kendi adıma çok istifade ettiğim güzel bir sohbet oldu. Ümitsizliğe düşmeden mücadele ederek, tüm hukuksuzlukları da hukuk içinde aşacağız inşallah. Efendim vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

N. DEMİR- Ben teşekkür ederim.

Okunma Sayısı: 2733
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı