Şükür hayatın semeresi olduğu gibi insanın ruh hayatının da latif bir meyvesidir.
Çağımızı manevî açıdan tanımlayacak olursak bir yönüyle şükürsüzlük ve nankörlük çağıdır. Bu çağ insanı hasta ve alîl bir vaziyete düşürmüştür. Halbuki altında yatan en önemli saik şükrü içinde barındıran inanç ve iman yoksunluğudur.
Çünkü şükür nimeti verene yapılır. Eğer O tanınmıyorsa ve O, hayatın içinde iman ile bilinmiyorsa şükür de olmaz. Şükrün olmadığı yerde nankörlük ve inkâr olur. Şükrün olmadığı yerde ne olur ki?
Onun olmadığı yerde şirk olur, hırs olur, isyan olur ve şiddet olur. Zira şükürsüzlük insanı hasta eder, çünkü fıtratın dışında bir halettir.
Denilebilir ki bütün hastalıkların altında yatan sebep şükürsüzlük illetidir. Eğer insanlığa daha yüksek penceresinden bakarsak savaşların ve zulümlerin arka plandaki resminde yine şükürsüzlük, nankörlük, doyumsuzluk, tûl-u emel, yaşama tutkusu görünmektedir. Bir türlü doymak bilmeyen ruhlar elindekiyle yetinmez bir başkasına göz diker.
Nitekim son üç asırdır Batı’nın Afrika ve Asya topraklarını sömürmesi ve halklarını öldürmesi sınırsız kazanma ve alma hırsından ötürüdür. Asrımızın marazlarına sebep olan ve bir çok psikolojik sorunları doğuran şükürsüzlük aslında ruhî yapının bozulmasıdır.
Şükür sadece bir iman sorunu değil aynı zamanda bir kişilik problemidir. Neden kişilik? Çünkü şükür imanla alakalı olduğu kadar insanın kişiliği ve karakter yapısıyla da ilgilidir.
Karakteri iyi olan birinin bir şeyin kadrini kıymetini bilmesi de tabiîdir. Demek ki nimetin kadrini bilen, kıymetini gözeten bir kişi onu takdir edecek verene karşı minnet duyacaktır. Minnet ve sena duyan kişi de şükür ile mukabele edecektir.
Yine Şükür Risalesi’nde geçen şu cümle ne manidardır: "Kâinat fabrikasının çıkarttığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür."
Kâinatın çekirdeği, meyvesi insan olduğuna göre onun mahsulâtı içinde en kıymetli olan şey de insanın Rabbine karşı şevk-i şükür ile dolmasıdir. Nimeti vereni bilmek tefekkür, şükür ile karşılık vermek kulluğun ta kendisidir.
Yine İbrahim Sûresinde "Hatırlayın ki Rabbiniz size şöyle bildirmiştir, yüceliğim hakkı için şükredersiniz elbette size nimetimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir" (İbrahim Sûresi: 7)
Rabbimizin bizden istediği en önemli vazife şükür ile in'am-ı İlâhîyi takdir etmektir. Bu keyfiyet aslında kulluğun sırrını bilmekle alakalıdır, yani varlık yokluk meselesi değildir. Biz bu gün yokluk ve zorluğun içinde en çok hamd eden ve şükürsüzlüğe düşmeyen topluluğun Gazze halkı olduğunu görüyoruz.
Hal böyleyken bizimle birlikte bir çok Müslüman topluluk nimet içinde yüzerken bu kadar şükredemiyoruz. Hep bir şikâyet bir serzeniş bir kanâatsizlik hâli... Bu tam da Allah'tan uzaklaşma ve O'na (cc) müstağni olma haliyle şükürsüzlügu doğuruyor.
Nimetlerin elimizden alınmasını istemiyorsak daima şükür halinde olacağız, bu nimetlerin asıllarını ve menbalarını da kazanmak için de yine kulluk içinde şükredeceğiz.
Ne mutlu şevk-i şükür ile Rabbine dönenlere...