"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hürriyetin sınır ve tanımları

Şemseddin ÇAKIR
28 Mayıs 2021, Cuma
Bilindiği gibi asırlarca siyasî, içtimaî hatta psiko sosyal hadiselerin arkasında yatan hep “Hürriyet” mücadeleleri olmuştur.

Kimileri onun için can vermiş, kimileri ancak rüyalarında görüp o tatlı hayalden uyanmak istememiş, kimileri de, beleşten elinde bulduğu halde kıymetini bilmemiş ve o talih kuşunu elinden kaçırmıştır. Böylece o nazenin hürriyet anlaşılamamış ve zaman zaman da kavga sebebi olmuştur. Önce hürriyeti analiz edip sentezlememiz gerekiyor. Bu sebeple bazı sorularla konuya girelim. Meselâ, hürriyet: Aslî bir mesele midir yoksa fer’î midir? Gaye midir yoksa vesile midir? Merkez midir yoksa çevre midir? Temel midir yoksa tekmil midir?

Cevabına gelince: Hürriyetin soyut bir kavram olup, bağlamsız bir anlamının olmadığını, mütemmim cüz olduğunu ve haliyle ikinci derecede önemli olduğunu, şayet bağlamsız, sınırsız ve sorumsuz olarak kullanıldığı takdirde felâketlerinde sebebi olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. O halde hürriyet bağlamına göre anlamı olan izafi bir kavram olup, aslî değil fer’î, gaye değil vesile, merkez değil çevre ve temel değil tekmil (tamamlayıcı unsur) olduğu anlaşılır.

Asıl maksadımızı bir fıkra ile özetleyelim: Birine “konsensus” nedir? diye sormuşlar. O da; “belli kural ve kaideler muvacehesinde kişiler arası anlaşmadır” demiş. Fakat, oradan birisi; ‘Ya anlaşamazlarsa ne olur?’ deyince, bu sefer, “O zaman ‘lan sen sus!” olur demiş. İşte, işin özeti bu.

Yani Âlem-i İslâm asırlarca İslâmî konsensüsle âleme hükmederken, şimdi batıl dâvâları için de, olsa o, konsensüsü ele geçiren Batı, temel inanç, kaide ve kurallarını feda ederek “lan sen sus”a mahkûm olan Âlem-i İslâm’a dünyayı dar ediyor. İşte sınırlı ve sınırsız hürriyetin sonuçları buna delildir. Yani Batıda kanunlar tam uygulandığı için kimse istismar edemez. Fakat, bizdeki laçkalıklar hâlâ devam ediyor. 

Hürriyet bir nevi para gibidir. Yani ya çok güzel bir uşak veya çok kötü bir efendi. Demek bu gibi işler kullanıma ve seviyeye bağlı olaylar. 

Hani halk arasında “at binicisine göre kişner” demişler ya. Demek hürriyette herkes için aynı olmuyor.

Onun için Bediüzzaman “Cahil; tam serbest olsa itaatsiz, serseri ve serkeş olur” demiştir.

Şer’i hükümleri de, tabiri caiz ise, trafik kaide ve kurallarına benzetebiliriz. Direksiyonu da, hürriyete benzetsek, şoför ne kadar bilgili olursa o nispette o direksiyonu kazasız belâsız kullanabilir. Ve o kurallar; şoför için bir esaret değil emniyettir. 

Yoksa, felâket kaçınılmaz olur. Şu halde bizim de o direksiyonu doğru kullanacak yeni nesillere ihtiyacımız var. İşte onun için olsa gerek Üstad Bediüzzaman, “Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” diyor.

İfade etmek gerekir ki, “sınırsızlık” ancak Hâlıka mahsus bir keyfiyettir. Mahlûk haddini aşarak kendini sınırsız zanneder, ona göre uygulamaya kalkarsa olmaz. 

Biz burada hürriyete bu realiteler üzerinden bir tanım ve izah getirmeye gayret edeceğiz.

Hürriyet malûm, zihniyet ve inançlara göre iki şekilde tanımlanır:

1- Sınırsız tanımların yukarıda mahzurlarını gördük.

2- Sınırlı tanımlar: Hürriyet: “Başkalarının hakkına zarar vermedikçe serbest davranmaktır. Hürriyet başkalarının hakkının başladığı yerde biter” denir. Bu tanıma biraz önceki zikrettiğimiz kaideye göre itiraz eden Bediüzzaman, hürriyet, ne kendimize ne de, gayriye zarar vermeyen, meşrû haklarımızda şahane serbestiyettir şeklinde bir tanımla mukabele eder. Zira “kendimizin” dediğimiz şey de, gerçekten bizim olmayan, yüzde bir dahi tasarrufumuzdan emin olmadığımız, mülk değil, emanet olan vücuttur ki, onun için Üstad, “Vücudunu Mu’cidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın” (Mesnevî-i Nuriye, s. 101) demekle; şahane bir “hürriyet” tanımı yapmış oluyor.

Diğer bir ifadeyle hürriyet: Doğru nizama esarettir. Yani kimsenin itiraz edemediği doğrulara, başta din olmak üzere uymak! Hem dinin, hem de akl-ı selim’in gereğidir.

Daha açık ifadeyle Hürriyet: “Kayıtsız şartsız Allah’a teslimiyettir”. Allah’a kul olmayan herkese kul olur, Allah’a kul olursa diğerlerinden kurtulur. Çünkü içinde yaşadığımız âlem bile bir nizamın esiridir. 

Bir de “Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim” (Sözler On Yedinci Söz, s. 201) gerçeği vardır. O halde bunları kimden istersem ona müracaat edip, bedelini ödemem lâzım değil mi?

Bedeli ne olabilir? Zikir, fikir, şükürdür. Bunlar zaten sana meccanen verilen vücudun bedelidir. Eğer “Onu da, ödemem” dersen nereye gideceksin?

Burada bir noktaya daha dikkat çekmek gerekir. Kayıtsız veya mutlak hürriyet ancak Hâlıka mahsus olup, mahlûk için yoktur. O takdirde; ya pusulasız gemi veya yörüngesiz gezegen gibi olur ki, nereye toslayacağı belli olmaz. 

O halde meseleyi merkez çevre ilişkisiyle izah edebiliriz ki, merkez; adalet-i İlâhî ve şeriattır. Bu bağlamdan kopanın adresi ancak âyeti kerîmenin ifadesiyle “ilâ Cehenneme zümera” diye ifade edilebilir. (Zümer Sûresi: 71)

Kimsenin haddi değil ki, şeriattan başka merkez ve tükenmezlik prensipli bir bağlam ve konum bulabilsin! Fakat; hâlâ daha mahiyeti kavranılamamış “Hürriyet” terimi bir kavram olarak herkesi büyülemiş. Namık Kemal’in 1869’da kaleme aldığı “Hürriyet” adlı makale ve kasidesinde ise “hürriyet” artık insan ve hayvan farkı olarak telâkki edilmiştir.

Bu vesileyle kasidedeki, “Ne efsunkâr imişsin ey didarı hürriyet! / Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten” itirafına dikkat çekmek gerekir. Zira öyle bir hürriyet aşığı bile hürriyetin sınırına dikkat çekmiş olarak, “hürriyetin de büyüsüne kapılıp kendimizden geçmeyelim” demek istemiştir. Zira bir Hadis mealinde “Bir şeyi haddinden fazla sevmen seni kör ve sağır eder” (Müsned, 36/24, h. No: 21694) buyrulmuştur. Namık Kemal de onu itiraf etmiş oluyor.

Netice olarak sözün özü: “Kişinin meşrû davranışlarında şahane serbest olması” anlamına gelen tarifle Bediüzzaman, bütün sun’î hürriyetleri (felsefe ve izm safsatalarını) tevhid hakikatıyla zir-ü zeber ederek, tevhid bayrağını kâinatın burcuna dikmiştir.

Böyle bir hürriyet tanımına ve bu tanımın, fert ve toplum olarak içselleştirilmesine çok şiddetle ihtiyacımızın olduğu ortada değil midir?

Okunma Sayısı: 1316
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Fatih

    28.5.2021 06:38:06

    Namık Kemal’in 1869’da kaleme aldığı “Hürriyet” adlı makale ve kasidesinde cümlenizde geçen 1869 tarihi Namık Kemal'in Avrupa'da çıkarttığı Hürriyet Gazetesinin yayına başladığı tarihtir. Hürriyet kasidesi Namık Kemal 1876 da Magosa sürgününden İstanbul'a döndükten sonra yayımlanmıştır.

  • Fatih

    28.5.2021 06:17:26

    Sayın Çakır, Onun için Bediüzzaman “Cahil; tam serbest olsa itaatsiz, serseri ve serkeş olur” demiştir. Cümlesinin Risale-i nurdaki yeri neresidir ve gerçekte böyle midir?

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı