"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İşarât-ı Kur’âniye (2)

Şemseddin ÇAKIR
29 Kasım 2019, Cuma
Beşinci âyetin işaretini mealinden istihraç etmeye çalışalım:

“Ölü iken iman ile diriltip nura kavuşturduğumuz ve halk içinde o nur ile doğru yolda yürüyen kimse...” (En’am: 122)

Bakalım bu ölü iken iman ile diriltilip Nura kavuşturulan  ve halk içinde o nur ile doğru yolda yürüyen veya yürütülen kimse kimmiş?

Bir kere bu maddî bir ölüm olmadığı iman ile diriltilmesinden anlaşılıyor ki, o imanın da, tahkikî iman olması lâzım. Bir de öyle bir iman ki, onu Nur’a kavuşturup doğru yola ulaştırmıştır. O halde bu iman öyle sıradan bir iman değil nitelikli bir imandır ki, böyle bir iman sahibine bu âyet-i kerimenin işaret edeceği anlaşılıyor. 

Üstad diyor ki: “Bu âyetin remzi lâtiftir. Çünkü hem kuvvetli münasebet-i maneviye ile, hem cifirle efrad-ı kesiresi içinde hususî bir surette Risale-i Nur ve müellifine bakıyor. Şöyleki: “Ölü iken” kelimesi, beşyüz (500) ederek Saidü’n-Nursî adedi olan beşyüze (500) tevafukla işaret ediyor ki: Saidü’-n Nursî dahi meyyit hükmünde idi, Risaletü’n-Nur ile ihya edildi ve onunla hayat buldu.”

Ayrıca “İman ile diriltip Nur’a kavuşturduk ve halk içinde o Nur ile doğru yola yürüttük” ibaresinin ebcedi dahi bin üçyüz otuz dört (Milâdî 1916) eder ki, o aynı zamanda Said umumî harpde (Birinci Dünya Savaşı 1916) maddî ve dehşetli bir mevtten dahi harika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve dalâletten gelen mânevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur’ân’ın ab-ı hayatıyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u manevî ve muvâfakat-ı cifriye, delâlet derecesinde bir işarettir.” denilmektedir.

“İman ile diriltip nura kavuşturduk ve halk içinde o nur ile doğru yola yürüttük” (En’am Sûresi: 122)’nin riyazisi bin ikiyüz doksan dört eder ki doğumunun birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de, hayat-ı maneviyesine işaret eder.

Elhasıl: Bu âyet müteaddid ve çok tabakalarından, bir işarî tabakadan hem Risâletü’n-Nur’a, hem müellifine, hem bu ondördüncü (Milâdî 20.) asrın ibtidasına, hem ibtidasındaki Risaletü’n-Nur’un mebdeine remzen, belki işareten, belki delâleten bakar.

Hem “meyyit” kelimesine tam münasip Said’dir. Bu âyet-in Risâle-i Nur müellifini “meyyit” göstermesinin bir hikmetide budur ki:

Mevt-in (ölümün) muammasını ve tılsımını Risàle-i Nur’la o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i imana çok ünsiyetli, sürurlu, nurlu bir hakikat keşfedip isbat etmiş. Yine ölüme: “Ölüm hiçlik değil, yokluk değil, başıboş bir hadise değil, zindanı dünyadan bostanı cinana, huzur-u Rahmana bir geçiştir.” gibi en hakikî ve en sevimli tanımları hemde ateizmin başı olan Rusya’da onların baş komutanına ve idam heyetine yapmıştır. Demek bunlar rıza-i İlâhiyeye ve iltifat-ı Rahmaniyeye vesile olmuş ki, Bediüzzaman böyle işarât ve iltifatlara mazhar olmuş. Burada yadırganacak bir şey olmayıp bilâkis erhamürrahiminin şefkat ve merhametinden beklenilecek bir hadise olması gerekir.

Bu kadar önemli hadiseler onun mesleği olan Nur veya Nurculuk  anlamına da gelemez mi? Zaten ilk âyette ona dikkat çekmiştik.

Çok istisna da olsa arzularına fikir sureti giydiren bazı antika kişiler bu “meyyit” Hz. İsa’dır (as) deseler de buna imkân olmadığı anlaşılmıştır, zira: 

1- Hz. İsa (as) âyet-i kerimenin açık ifâdesiyle “Onu öldüremediler ve asamadılar, bilâkis Allah Hz. İsa’yı kendi nezdine kaldırmıştır (Nisa 157-158) de buyruluyor. Yani Hz. İsa (as) ölmedi ki dirilsin.

2- Bu hüküm Hz. İsa ile ilgili olsaydı diriltilme değil nüzul tabiri kullanılırdı. Çünkü Hz. İsa (as) Bediüzzaman’ın ifadesiyle üçüncü kat semada ve nuranî bir hayattadır.  

 3- Halbuki  bu “meyten” kelimesinin ebcedi rakam değeri ile “Said Nursî” kelimesinin riyazi karşılığı aynı olup ikisi de 500’dür. 

Bir de Said’in toprak gibi mahviyetinden de bahsedilir.

O halde bu dirilme hadisesini Bediüzzaman üzerinden değerlendirmek zarureti vardır.

Bu sefer de bize “Bediüzzaman ölmedi ki dirilsin” diye itiraz edecekler. Biz de diyeceğiz ki, müteşàbihat-ın bu tevafuk-u Bediüzzaman’ı gösteriyor. O zaman biz de, “Siz söyleyin bu riyazi tevafuk-un karşılığı kimdir”? Yani ya buna makul bir riyazi karşılık bulacaksınız ya da çaru naçar Bediüzzaman’ı kabul edeceksiniz, yani bu mecazi bir ölümdür diyeceğiz. Zira “mecaz ilmin elinden cehlin eline düştükçe hakikat zannedilip hurafeye kapı açar” Dünyayı boynuzunda taşıyan dehşetli bir öküz ve balık misali gibi.

Madem böyle bir çelişki var o halde şu ölmek ve dirilmenin mecazi anlamları üzerinde durmamız gerekir.

Burada te’vil de söz konusudur. 

Te’vil: Lâfzı; zahiri anlamında değilde maksudî anlamda yani kasdettiği anlamda kullanmaktır.

Bediüzzaman’ı nur ile yürütmek demek yine Allah’ın (cc) bir lütfu olup Risale-i Nurlar’la irşad ve ıslah demektir. 

Bir kere şu gerçeği herkes kabule mecburdur ki mecazi anlamda ölüp dirilmenin kültürümüzde, edebiyatımızda ve halk arasında birçok karşılıkları vardır. 

Meselâ: Ölümler ve dirilmeleri maddî ve manevî diye ikiye ayrılır. Maddî veya fizikî ölümü malûm kabul ederek onun üzerinde durmayacağım o halde gelelim manevî ölüm ve dirilmeye.

Ancak Bediüzzaman’ın Rus esaretinde iken üç yıl kadar maddî ölüler arasında sayıldığı da, bir vakıadır. Allah-ü â’lem âyeti kerime bunu dahi kastetmiş olabilir. Biz burada Cenab-ı Allah’ı -haşa- kendi arzumuza göre söyletiyor değil, en makul bir izahı arıyoruz. Her halükârda hocaların makul olmak şartıyla “fihi nazarun” deme hakları vardır. Üstadın dediği gibi ya bundan daha güzel, doğru bir tefsir veya eser bulsunlar ya da hakkı teslim etsinler deriz.

Edebiyatımızda mecaz, kinaye, temsil, teşbih ve bilhassa müteşàbihatla ilgili te’viller vardır. Hatta mecazi ölümler daha tehlikelidir normali dirilir, fakat Allah korusun manen ölen daha dirilemez. Ebedî Cehennemde olacaklar gibi. O nisbette mecazi dirilmelerde çok önemlidir zira “Allah kime hidàyet verirse artık onu saptıracak yoktur” (Zümer: 37) Yani gerçek ölme ve dirilme manen olanıdır.

İşte Cenab-ı Hakk’ın öldürüp diriltmelerinin de böyle çeşitleri vardır.

 Ayrıca âyeti kerimede kalplerin ölüp dirilmesinden bahsedilir. 

Meselâ: “onlar hayvanlar gibidir hatta onlar yolca daha sapıktırlar.” (Furkan Sûresi: 44) âyeti kerimesi insanlığın ölümünü diğer bir şekilde böyle ifade eder.

Yine “ölmek değildir hayatımızın en müşkil işi, müşkil o dur ki, ölmeden ölür kişi” denilmekle manevî ölümün maddî ölümden daha önemli olduğu anlatılır. Yani öldürmek; hayat-ı maddiyesini değil, şahsiye veya sosyal hayatını öldürmek demektir. Bediüzzamanın “eski Said olarak ölüp yeni Said olarak dirilmesi” gibi ki bunu kendisi itiraf ediyor. 

Kur’ân’ın daha nice ihbar-ı bilgayb mu’cizelerinde buluşmak arzusu ile...

    

                      

Okunma Sayısı: 936
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı