Müzakereli derste Risale-i Nur’dan bir bahis okuyorduk.
Metinde “Ecele inanan adam...” ifadesi geçti. O an meclisteki kardeşlerden biri duraksadı ve hepimizin içindeki o gizli çelişkiyi masanın ortasına bıraktı: “İyi ama, biz ecele inanmıyor muyuz ki Üstad bilhassa “ecele inanan adam” diye bir ayrım yapıyor?” Çarpıcı bir hakikatle yüzleştik: Evet, dilde “ölümlü dünya” diyorduk ama aslında ölümü hep uzak, meçhul bir gelecekte, yolun sonundaki bir durak olarak kurguluyorduk. Hâlbuki hayat fânî, ecel ânî!
Elektrokardiyografi (EKG) çıktısına ibretle baktığımızda, insanın hayatla ölüm arasındaki sınırının ne kadar incecik olduğunu görürüz. EKG ritminde önce küçük bir “P” dalgası, ardından kalbin o asıl güçlü vuruşunu yapan “QRS” kompleksi ve nihayet kalbin istirahate çekildiğini bildiren “T” dalgası belirir. Sonrası “izoelektrik hat” dediğimiz o düz çizgidir. Bu sessiz çizginin ardından yeni bir atım başlar. Eğer o düz hat biraz uzar da ardından yeni bir dalga gelmezse, cihaz acı bir sesle “exitus”, yani ölüm ânını ilan eder.
Aslında dikkat edilirse, her kalp atım döngüsünün sonundaki o kısacık her düz çizgi, başlı başına bir ölümdür; fakat bizler, yekpare, kesintisiz bir hayatın içinde akıp gittiğimizi zannederiz. Tıpkı sinema perdesine yansıyan o canlı ve hareketli görüntülerin, aslında saniyede yirmi dört kare sabit resmin peş peşe hızla geçirilmesinden ibaret olması gibi.
Ömrümüzün de her an İlâhî kudretle var edilen anlık sahnelerden oluştuğunu, yani kâinattaki “sürekli yeniden yaratılış” (teceddüd-ü emsal) sırrını bugün kuantum fiziği de doğruluyor.
Kalbimizin atışları arasındaki o kısacık sessiz çizgiler, nefes alışverişlerimizdeki o saniyelik duraksamalar, tıpkı iki film karesi arasındaki karanlık boşluklar gibi aslında her an tattığımız mikro ölümlerdir. Lâkin zaman nehrinin hızı ve nefsin gafleti, bu saniyelik yok oluşları bize hissettirmez; o parça parça anları kesintisiz bir ömür gibi göstererek bizi bu fânî dünyanın aldatıcı kurgusuna daldırır. Oysa film karelerinin arasına gizlenmiş o boşluklar gibi, bizler de âdeta her saniye ölüyor ve her saniye yeniden diriltiliyoruz.
Yirmi Birinci Lem’a’da ihlâsı kazanmanın en ehemmiyetli sırrı olarak “râbıta-i mevt” nazara verilir. Fakat buradaki râbıta-i mevt “hayalî ve farazî bir tasavvur” ile yapılan klasik râbıtadan farklıdır. Ehl-i hakikat için ölümü hayal etmeye, faraziyeler kurmaya lüzum yoktur. EKG şeridindeki o düz çizgiye manâ-yı harfî nazarıyla bakmak, ölümün, uzak gelecekte bekleyen bir “meçhul” değil, her “T” dalgasının bitiminde bizzat yüz yüze geldiğimiz “hakikat” olduğunu gösterir. Uykuda ruhun bedenimizi terk etmesiyle her gece “tattığımız” geçici ölüm, bir gün EKG çıktısındaki o düz çizginin bir daha dalgalanmamasıyla kalıcı hâle gelecektir.
“Her nefis ölümü tadıcıdır.”
(Ankebût Suresi: 57)