Müzdelife, Mina ve şeytan taşlama mekânları yanından geçerken rehberimizden gerekli bilgileri almıştık. Uzaktan “Cebelu’n Nur” yani ilk ilk vahyin indiği Hira Dağı ve mağaranın olduğu alanı uzaktan izlemiş, programda olmadığı için oraya gidemeyeceğimizi öğrenince içimiz burkulmuştu.
Sonraki günlerin birinde yolu sarp olan Cebeu’n Nur’a çıkacak, mağaranın kapısına kadar varmamıza rağmen, ziyaretçilerin birbirine eziyet vermesi sebebiyle mağarada bir süre bulunma nimetinden vazgeçecektim.
Mübarek mekân ziyaretlerini yaparken şehri dikkatle izliyor, bilgi sahibi olmaya çalışıyorduk. Evlerin neredeyse tamamının balkonsuz olması, pencerelerinin yaşadığımız yerlere nispeten küçük olması notlarımız içinde yerini alıyordu.
İbadet mekânı camilerin, kubbe ve minaresi pek yüksek olmayan buraya has basit bir mimarî yapıya sahip olduğu, gözlemlerimiz içinde yerini almıştı. Zaman zaman şehirde yer alan binlerce otellerin arasında varlığını koruyan kayalık kütleler, Mekke’ye ayrı gizemli bir güzellik katıyordu. Mekke ve Medine’de, şehre giriş ve çıkışlarda namaz tesbihatında kullandığımız mübarek kelimeleri görmek mümkündü. Arapça bilenler okuma imkânına sahip olur ve daha şehre ulaşmadan Cenab-ı Allah’ı zikretmeye başlar. Tesbih, tahmid, tekbir ve tehlillerle menzil-i maksuda, Haremeyn’e yol alır. Gerek Medine’de, gerek Mekke’de kafilelere ulaşım hizmeti veren otobüsler, şehir içi ulaşımı sağlayan belediye araçlarının bakımsız olması dikkatimizden kaçmamıştı. Doğrusu bu durum, düzen ve dikkatle yapılan Hac ve Umre ibadetinin ruhaniyetiyle çelişiyordu.