"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Şahsî kanaat ve şûra farkı

Harun SÖZLER
16 Mart 2026, Pazartesi
Lütfen yazacağım bu hayalî olayı zihninizde canlandırın.

Sünnet üzere namazlarımı cübbe ve sarıkla eda ederim. Bir gün bu şekilde namazımı eda ederken çocuklarım ve eşim yan odada kitap okuyorlardı.

Namazımı bitirip tesbihata başlayacağım sırada, birden burnum kanamaya başladı. O anki telâşla, elbiselerimi ve etrafı kirletmemek için sarığımı çıkarıp burnuma dayadım. Bu esnada küçük kızım içeri girdi, beni bu hâlde gördü.

Şaşkınlıkla geri dönüp gördüklerini annesine ve kardeşlerine anlattı. 

Bunun üzerine oğlum: “Sarık İslâm’ın nişanıdır. Babamın sarığa burnunu silmesi düpedüz İslâm’a saygısızlıktır. Bu, büyük bir yanlıştır. Onu incitmeden, bu hatayı kendisine anlatmalıyım” dedi. Büyük kızım daha temkinliydi: “Babam dinine de örfüne de bağlı biridir. Sarığa olan bu muamelesi, İslâm’a değil; sarığın kendisine ait bir eylem olabilir. Belki üzerinde bir yırtık ya da eskime fark etti ve artık kullanmamak niyetiyle böyle yaptı.”

Küçük kızım ise meseleyi bambaşka bir yerden okudu.

“Babam bunu yaparken yalnızdı,” dedi. “Kimse yokken ve gizlice yaptıysa, bu davranışın mutlaka bir anlamı olmalı.”

Ardından kendi mantık zincirini kurdu: “Belki de sarığı İslâm’dan ayrı, sadece Araplara ait bir kıyafet olarak gördüğü için böyle davrandı. Bunu açıkça söyleyemeyeceğini bildiği için de gizli yaptı. Ben gördüğümü kendi aklımla yorumladım ve bu sonuca vardım.”

Eşim, biraz da sert bir ifadeyle söze girdi: “Gördüğümüz bir davranışın ardında ne olduğunu bilmeden, niyet okur gibi hüküm vermek bizi hakikate değil, zanna götürür. Hakikat, çoğu zaman görünenden daha derindedir.”

Bu esnada odaya girdim. Burnumun aniden kanadığını, etrafa damlamasın diye refleksle sarığıma bastırdığımı söyledim. Böylece az önce kurdukları bütün ihtimallerin, gerçeğin yanına bile yaklaşamadığını fark ettiler. İşte bugün bazı insanların ayetleri ve hadisleri kendi bakış açılarına göre eğip bükerek,

“Bence bu anlam daha geçerlidir, asıl hüküm budur” demeleri; üstelik ömrünü ilme vermiş, ilim ehlini küçümseyip alaycı bir dille tenkit etmeleri, tam olarak bu hâlin başka bir tezahürüdür.

Size bir misal vereyim.

Nu‘mân b. Sâbit (ra), nam-ı diğer İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri; fıkıh başta olmak üzere hadis, kelâm, akaid, usûl, kıyas, istihsan ve lugat ilimlerinde derinleşmiş, büyük bir müçtehiddir.

Ömrünün büyük bir kısmını ilim tahsiline ayırmış; onlarca yılını talebe olarak, ardından yine onlarca yılını talebe yetiştirerek geçirmiştir. Aktarılan bilgilere göre, bir ayet ya da hadis üzerinden hüküm çıkarırken yaklaşık kırk kişi civarında ilim ve istişare ekibiyle meseleyi ele alırdı. Bu mecliste, çoğu müçtehid seviyesinde, bir kısmı da kadılık yapabilecek derecede ilim sahibi âlimler bulunurdu.

Bir mesele saatlerce, bazen günler süren münazaralarla tartışılır; deliller, ihtimaller ve itirazlar tek tek ele alınırdı. Ancak kalpler tatmin olduğunda ve deliller yerli yerine oturduğunda hüküm ilan edilir; bu netice “Allahu Ekber” nidalarıyla kayda geçirilirdi.

Az bir ilimle şahsî hüküm verenler mi hakikate yakındır, yoksa ömrünü ilme verip ihtiyatla konuşanlar mı?

Kendine göre Hüküm çıkaran insancıklar mı gerçeğe yakındır, kılı kırk yaran gerçek İslâm âlimleri mi?

Okunma Sayısı: 145
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı