Dünyanın farklı köşelerinde yükselen savaşlar, artan ırkçılık ve güç siyaseti, insanlığın yeniden büyük bir fırtınanın eşiğine yaklaştığını gösteriyor. Tarih bize şu gerçeği hatırlatıyor: Felaketler gelmeden önce mutlaka ayak seslerini duyurur.
Ukrayna’dan Gazze’ye, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan gerilimler; yükselen ırkçılık, otoriterleşme ve güç siyasetinin dünyayı yeniden tehlikeli bir çatışma iklimine sürüklediğini gösteriyor.
Dünya yeniden büyük bir felâketin eşiğinde görünüyor. Ukrayna’da devam eden savaş, Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve son olarak İran merkezli gerilimler, insanlığın yeniden sert bir çatışma atmosferine sürüklendiğini ortaya koyuyor. Aslında bu gelişmeler tamamen sürpriz değildi. Son yirmi otuz yılda dünya siyasetinde güçlenen bazı eğilimler bugünkü tabloyu adeta önceden haber veriyordu.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya’da giderek güçlenen otoriter yönetim anlayışı ve milliyetçi söylemler, ülkenin kaderini tek bir liderin sert politikalarına bağladı. Bunun sonucu olarak Ukrayna işgali gerçekleşti ve hâlâ kan akmaya devam ediyor.
Benzer şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nde seçim dönemlerinde yükselen sert milliyetçi sloganlar, “önce biz” anlayışı ve giderek keskinleşen ayrımcı dil de dünya siyasetinde yeni bir gerginlik döneminin işaretlerini veriyordu.
Yükselen Irkçılık ve Savaş İklimi
Avrupa’da da benzer bir tablo görülüyor. Son yıllarda birçok ülkede aşırı sağ partilerin yükselişi, göçmen karşıtlığı, İslamofobi ve sert milliyetçi politikalar dikkat çekiyor. Bu gelişmeler dünya siyasetini yeniden 19. yüzyılın rekabetçi ve çatışmacı ortamını hatırlatan bir yöne doğru sürüklüyor.
Halbuki Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçları insanlığa önemli dersler vermişti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden yapılandırılan milletlerarası düzen, barışı korumak için yeni müesseseler ve dengeler oluşturmuştu. Eksik de olsa, hatta çoğu zaman güçlü ülkelerin işine yarayan kararlara rağmen bazı kısmi başarılar elde edildi.
Almanya, İtalya ve Japonya’da demokrasi güçlendirilmiş, aşırı milliyetçi ideolojilerin etkisi sınırlandırılmaya çalışılmıştı. Çünkü o büyük felâketin arkasında ekonomik rekabetin vahşileşmesi, ırkçı ideolojiler ve diktatörlükler bulunuyordu. Ancak savaşın galipleri için benzer bir sorgulama ve iyileştirme süreci yaşanmadı.
Ne var ki bugün benzer tehlikeli unsurların yeniden güç kazandığı görülüyor. Irkçılık ve ayrımcılık yeniden yükselirken savaşçı liderler toplumlarda destek bulabiliyor. Milletlerarası siyasette uygulanan çifte standartlar da bu gerginliği artırıyor.
Kalıcı Barış İçin Yeni Bir Anlayış
Kalıcı barış için yalnızca askerî dengeleri değiştirmek yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, insanlığın zihniyet dünyasında yeni bir barış anlayışının güçlendirilmesidir. İslamofobi ve Doğu toplumlarına yönelik peşin hükümler barış isteyen sesleri zayıflatıyor.
Kalıcı barış ancak insanlığın eşitliği fikrinin kabul edilmesiyle mümkündür. Nasıl ki antisemitizm Batı’da ciddi yaptırımlarla engellenmeye çalışılıyorsa, benzer şekilde İslam düşmanlığı ve kültürel ırkçılık da açıkça reddedilmeli ve önlenmelidir.
Bunun yanında eğitim sistemlerinin de yeniden düşünülmesi gerekiyor. İnsanları yalnızca rekabet ve menfaat üzerine yetiştiren anlayışlar yerine; adalet, merhamet ve insanlığın ortak değerlerini önceleyen bir eğitim anlayışı geliştirilmelidir.
Bugün dünyanın farklı köşelerinde duyulan silah sesleri, aslında insanlığa yaklaşan büyük bir felaketin ayak sesleri olabilir. Eğer akıl, vicdan ve adalet yeniden hâkim olmazsa, tarih maalesef aynı acı dersleri bir kez daha insanlığa yaşatabilir.