Avrupa demokrasilerinin içinde bulunduğu mevcut durum iç açıcı değil. Bu durumu zaman zaman yazılarımızda veya çeşitli toplantılarda ele alıyor ve farklı açılardan inceliyoruz.
Bu konudaki gözlemlerimizi paylaştığımızda aldığımız tepkiler (ılımlı olanların dışında) iki aşırı uca savrulma eğilimi gösteriyor.
AB’yi mutlak bir medeniyet standardı ve meşruiyet ölçütü olarak içselleştirmiş olanlar, Türkiye, ABD, Rusya ya da başka devletlerdeki gelişmeleri öne sürerek AB’nin sıkıntılarını geçiştiriyorlar. Hatta AB’de yaşanan negatif gelişmelerden söz etmeyi Türkiye’de iktidar yanlısı olmakla itham edenler veya Avrupa düşmanı olmakla eş görenler de oluyor.
Buna karşılık Avrupa’ya karşı çoğunlukla tarihî açıdan meşru gerekçelerle derin tepkili olanlar mevcut demokratik ve hukukî gerilemeyi memnuniyetle karşılıyorlar. Daha kaygı verici olarak da bu kesimin bir bölümü mevcut tablodan bir hükme sıçrıyor ve hukukun karşısında gücün zaferini, demokrasinin her zaman için kötü veya gerçekçi olmayan bir yapı olduğunun delili sayıyor. AB tarihi bu doğrultuda geriye dönük olarak tekrar yorumlanıyor. AB’yi olumlu bir misal olarak görenler ve kazanımlarından söz edenler ahmaklıkla hatta bazen art niyetle itham edilebiliyor.
Franz Fanon’a göre sömürgeleş(tiril)miş özne, reddediş eyleminde bile sömürgecinin kavramsal evrenine hapsolma riskini taşır. Aynı tehlikeden Abdulvahap El Mısıri de epistemolojik ön yargılar bağlamında söz eder.
Avrupa demokratik ölçütlerinin mutlaklaştırılması, bazı taraftarlarını bu ölçütlerin bünyesindeki yapısal şiddete, ayrımcılığa ve demokratik açmazlara karşı körleştirmiştir (standartlarını dışa doğru uygulayan ama kendisini bunlardan muaf tutan seçici evrenselcilik gibi). Mutlak ret ise simetrik bir körlük üretir. Avrupa demokratik geleneklerinin ürettiği ölçütlerin içeriğinin parçası olan öngörülebilirlik, bağımsız yargı, hak merkezli çerçeveler görünmez kılınır.
Tartışmanın her iki ucunda da yoksullaşmış bir ufuk ortaya çıkar.
Bediüzzaman Said Nursî Osmanlı’nın son döneminde vahşi ve ırkçı Avrupa emperyalizmine karşı hem silâhla, hem kalemle mücadele etti. Daha sonra otoritesini Avrupa pozitivizmine modellemiş bir iktidara karşı duruşu sebebiyle onlarca yıl sürgün ve hapis hayatı yaşadı. Bu süreçte İslâm dünyasının içinde bulunduğu çözülme ve yenilgi ortamında pek çok aydın, kurtuluşu Avrupa’nın kendisi olmakta aradı.
Bediüzzaman’ı özgün kılan şey, “birinci Avrupa” ile kurduğu ilişkinin zemininin Avrupa’dan ödünç alınmamış olmasıydı. Kamusal kimliğinin ortaya çıktığı ilk yıllarından itibaren şûrâ ve meşveret ilkelerinin İslâm geleneğine kök salmış temel ahlâkî taahhütler olduğunu savundu.
Bediüzzaman’ın ahlâkî vizyonunun berraklığı, yaşadığı tarihin rağmına değil, bir ölçüde onun sayesinde keskinleşmişti. Bir haksızlığa gerçekten maruz kalmış biri, o acının tüm ufkunu kaplamasına izin vermediği sürece, adaletin ne gerektirdiğini daha güçlü bir konumdan kavrayabilir.
Yazının başında tasvir ettiğimiz iki menfi zihniyet de tam olarak bu olgunluğun yokluğundan beslenir.
Zira Avrupa ile siyasî ilişkiler cüz’î bir mesele iken ona nasıl baktığımız ve kendimizi ona göre nasıl konumlandırdığımızın özü ve yöntemi küllî bir meseledir. Taha Abdurrahman’ın tespitiyle söylersek: Ümmeti siyasetten başka bir değişim yolu olduğuna ikna etmek bugün neredeyse imkânsızdır — ama bu imkânsızı başarmaktan başka çaremiz de yoktur. Bu imkânsızın yolu ne teslimiyetten ne de kinden geçer; geçtiği yer, acısını aşmış, hür bir zihinle zamanı okuyabilme olgunluğudur.