Uydurukça denilen kelimelerin dilde meydana getirdiği sığlaşmayı ve yozlaşmayı gösteren yüzlerce örnek, bir çırpıda sayılabilir.
Dil ile düşünüş ve dolayısıyla tefekkür arasındaki bağ da elbette herkesin bildiği bir husustur.
Türkçeyi zenginleştiren birinci kaynak Kur’ân’ın kelimeleridir. Alfabe ile dil arasındaki farkı bilmeyenlerle yani Osmanlıcayı ayrı bir dil zannedenlerle ya da Kur’ân harfleriyle yazılan Osmanlı Türkçesi bir metni gördüğünde metni Arapça sananlarla elbette bu konuları konuşamayız.
Yeni Asya yazarları olarak ehemmiyetli vazifelerimizden biri de lisanı muhafaza etmek ve genç yazarlarımıza da bu vazifelerini hatırlatmaya gayret etmektir.
Bunun için dikkat edilmesi gereken en birinci husus ise uydurukça kelimelerden kaçınmaktır. Ki bunu biz de yapmaya gayret ediyoruz.
Ancak kabul edelim ki dil yaşayan bir varlıktır ve bizim istemediğimiz kelimeler dilimize genel olarak yerleşmişse bu yeni kelimeleri kullanmaktan kaçınmak da çoğu zaman mümkün olmuyor.
Meselâ, misal yerine örnek kelimesini kullanmak gerekmez ama bazen olur ki örnek kelimesini kullanmadan derdimizi anlatamayabiliriz. Meselâ; hanımlar, komşusunun çay tepsisinde serili ve beğendiği bir dantelden bakarak örnek çıkarır. Bizim buna “misal çıkarmak” dememiz komiklikten başka bir mana ifade etmez.
Meselâ CHP Genel Başkanı Özgür Özel bile yeri geldiğinde özgürlük yerine hürriyet kelimesini tercih eder. Ama bizim ona Özgür Özel yerine Hür Hususî dememiz abestir. Evet, özgürlük uydurukçaydı, ama artık özgür kelimesi dilimize yerleşmiştir ve bazen özgürlük yerine hürriyet dediğimizde derdimizi tam anlatmakta zorlanabiliriz.
Başlıktaki misal de bu kabildendir.
Anlamlı ve manalı kelimeleri genellikle birbirinin yerine geçebilecek kelimelerdir. Ve biz mümkün olan her yerde manalıyı tercih etmeliyiz ki mana kaybolmasın ve anlamsızlıklar çevremizi kuşatmasın.
Yani manalı bakışlar yerine anlamlı bakışlar demek zaten uygun değil iken mananın yerine burada da anlamı geçirmek gerekmez. Ama anlamlı-anlamsız ayrımındaki anlam mana ile aynı şey olmaktan çıkmışsa manada ısrar etmek anlamsız olabilir.
Bilhassa genç okuyuculara karşı bu da bir vazifedir.
Meselenin bir de şu tarafı var:
Eskiden, muhafazakârlar dili de muhafaza etmek adına bir duruş sergiler ve münevverliğinin de bir gereği olarak uydurukça kelimelerden özellikle kaçınırdı.
Aynı dönemde kendisini aydın ya da ilerici sayanlar da Arapça kökenli olup Kur’ân dilinden dilimize yerleşmiş olan kelimelerden ısrarla kaçınırlar ve uydurukçayı abartarak kullanıp kendilerince taraflarını belli ederlerdi.
Son yirmi otuz seneden bu yana bu tarafgir bakış da önemli ölçüde aşındı.
Entelektüel birikim sahibi olanlar, kökenine bakmaksızın, mana derinliği için hangi kelime daha uygunsa onu rahatlıkla kullanır hale geldi.
Bu, bir yönüyle, dilde arılaşma taraftarı görünenlerin galibiyeti gibi algılanabilir. Ama diğer taraftan bakınca bu kavganın bizim lehimize bittiği de söylenebilir.
O halde önemli olan, mümkün olan her durumda dilimize ait ve Osmanlı Türkçesinden gelen derinlikli kelimeleri kullanmayı sürdürmek ve bunun okuyucu için anlamsız ve abes sayıldığı hallerde ise yaşayan dile ait yeni kelimeleri –mecburen de olsa- tercih etmektir.
Dil konusunda haklı hassasiyetini bildiğimiz kıdemli okuyucularımız da zannederiz bu açılardan bize hak vereceklerdir.