"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kadim tarihin izler her yerde

Nurenda Yaşar Coşkun
09 Mayıs 2026, Cumartesi 00:03
Şiraz’dan Tahran’a uzanan gözlemlerde bir yanda türbelerin manevî iklimi ve tarihî miras, diğer yanda şehir hayatında hissedilen değişim ve farklılaşma öne çıkıyor.

SAVAŞIN GİREMEDİĞİ HATIRALAR: İRAN-2
GEZİ: DR. NURENDA YAŞAR COŞKUN

Ezanlar bir ağıt gibi adeta

Ülkedeki ezan sesine alışmak birkaç günü alıyor. Ezan bir ağıt gibi adeta, farklı bir makamda okunuyor, değişik cümleler eklenmiş. Beş vakit namazı kabul ediyorlar fakat öğlen ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı cem ediyorlar dolayısıyla üç vakit kılmış gibi oluyorlar. Sünnîlerde özel durumlarda cem edilirken, Şiîlerde bu sürekli bir ruhsattır. Ayrıca her mescidde köşede bir yerde mutlaka mühür taşlarının olduğu bir kutu bulunuyor. Şiîlerde secde taş veya toprak gibi insan yapımı olmayan şeyler üzerine yapılmalı gibi bir anlayış var. Bu mühürler özellikle Kerbela toprağından yapılıyor ve bunun üzerine secde ediliyor. Cami içlerinde Humeyni ve Hamaney’in resimleri asılı. Ayrıca cemaatle namazlardan önce Humeyni’ye dualar ediliyor. Namaz kılınışında da birtakım farklılıklar göze çarpıyor. İbadet ve amellerinin farklılığı elbette itikat farklılığının bir sonucu. 

Bugün İran’da yaygın olan İmamiyye Şiîliği, itikatlarının önemli bir noktası. Onlara göre, Efendimiz’den (asm) sonra Müslümanlara yol gösterme görevi imamlara verilmiş ve bu imamlar Allah tarafından görevlendirilmiş, masum, hatasız ve günahsız insanlar olarak kabul ediliyor. Onlara göre son imam Muhammed Mehdi ise ölmemiş ve Allah tarafından gizlenmiştir. Ahirzamanda geri dönecektir. Yani onların nezdinde Mehdi sonradan doğacak biri değil; zaten doğmuş olan ve sonradan ortaya çıkacak olan biridir. Ayrıca Mehdinin gizlenmesinden sonra toplumun dinî düzenini koruyan ve yöneten âlimlerdir ki bu da İran’daki dinî liderlik sisteminin temelidir.

Gelelim yemeklerine; dünyada safranın yüzde seksen doksan üretimi İran’da. Dolayısıyla tüketimi de çok fazla. Dünyanın en pahalı baharatı olan safran, İran’da çok çeşitli yemeklerde kullanılabiliyor. Meselâ hemen hemen her pilavda safran oluyor. Bunun dışında yemeklere de kullanıyorlar, hatta tatlılara bile. Bir de “aş” dedikleri çorba gibi bir yemekleri var. Sokak lezzeti de diyebiliriz. İranlı bir arkadaşımız bu yemeğin en güzel yapıldığı yere götürmüştü. Farklı bakliyatlar, erişte ve ıspanaktan yapılan bu yemek üzerine yoğurt ve nane sosu dökülerek yeniyor. Fast food yemeklere göre çok daha besleyici ve özelikle büyük şehirlerde sokak aralarında çok yaygın. Bazen hayır yemeği olarak da dağıtılıyor. Biz de sokakta dağıtılırken denk gelmiştik ve tadına bakmıştık.

İsfahan’da Yeni Culfa denilen bölgede Ermenilere ait Vank Katedraline gittik. Burası Hz. İsa ve Hristiyanlık tasvirleriyle dolu bir Ermeni kilisesi. Ülkedeki Ermeni nüfusun çoğu bu katedralin olduğu bölgede yaşıyor. Bu kilisenin bir bölümü sözde Ermeni soykırımına ait sağ kalanların ifadeleri, kemikleri, fotoğrafları ve belgeleriyle dolu. İran devleti bu konuda net bir tavır sergilemiyor. 

Yine İsfahan’da ki Çehel Sütun sarayında Çaldıran savaşına ait devasa bir fresk mevcut. Bu resimde savaş tabiî ki taraflı anlatılmış ve savaşın kahramanı Şah İsmail olarak gösterilmiş. Şah İsmail’in ordusunun ateşli silâh kullanmaması yenilginin sebebi olarak yansıtılmış.

İsfahan’daki günlerimiz sona ererken bu masalsı şehrin etkisinde uzun süre kalacağımızı tahmin etmemiştik.

VE ŞİRAZ...

Şiraz, İsfahan’dan güneye doğru dört saat uzaklıkta bir mesafede bulunan bir şehir. İsfahan’dan taksiyle çıktığımız Şiraz yolculuğunda yol boyu taksiciyle sohbet ettik. Dikkatimi çeken noktalardan biri de kültürel seviyelerinin ve tarih bilgilerinin yüksek oluşuydu. Bunu yine sohbet ettiğimiz başka insanlarda da fark etmiştik. Kendi medeniyetlerinin tarihî sürecine hâkimler. Bu tarih bilinci, kendilerine yönelik bir farkındalık da oluşturmuş. Kendi kültür ve medeniyetinden kopma pahasına popüler kültürün etkisi altına giren bazı milletlere göre daha otantikler.

Taksiciyle dört saat muhabbetten sonra Şiraz’a varıyoruz ve taksiciye yanımızda getirdiğimiz Farsça Risale-i Nur’lardan hediye ediyoruz. 

Şiraz’a vardığımız ilk sabah Nasır El Mülk Camii karşılıyor bizi. Buraya pembe camii de deniliyor. Kaçar hanedanı dönemine ait. Camide renkli camlar var ve özellikle sabah saatlerinde güneş bu camlara vurduğunda içerisi farklı renklerle bir görsel şölene dönüşüyor. 

Şah-ı Çerağ türbesini ziyaret

Camiden sonra Şah-ı Çerağ türbesini ziyaret ediyoruz. Burada İmam Musa Kâzım’ın oğlu Ahmed bin Musa yatıyor. Şah-ı Çerağ, ışığın şahı demek, türbeden içeriye girince her yer tamamen ayna mozaikleriyle kaplı ve avizelerdeki ışık bu aynalara yansıyınca kristal bir saray gibi oluyor adeta. Hem maddî, hem manevî ortam çok etkileyici burada. Şiîler için çok önemli bir yer. İçeri girerken çarşaf giyme zorunluluğu var ve “Müslüman mısın?” diye soruyorlar girerken herkese. Hatta tesettürlü olduğum halde bana da sormuşlardı.

Sadece bu türbede değil, diğer türbe ve saraylarda da ayna çok kullanılan bir süsleme. Tek bir ışık, ayna sayesinde binler parçaya bölünüyor. Ayna sembolik olarak Allah’ın nurunun her yere yayılması anlamına geliyor bu yüzden türbelerde çok sık kullanılıyor. Ayna metaforu Risale-i Nur’da da çok yerde geçiyor.

“Kat’iyyen anladım ki, fıtrat-ı insaniyedeki aşk-ı bekà muhabbet-i ilâhiyeden teşa’ub eden bir muhabbettir. Mahbubunu yanlış bir surette arıyor. Aynada temessül edeni de sevmek, aramak lâzımken aynayı veya aynanın ziyneti hükmüne geçen temessülün keyfîyetini sevmeye başlıyor. ‘Huve’ yerine ‘Ene’ye perestiş eder. Zevalinden sonra yanlışını anlıyor. Kalb ve mahiyet-i insaniye zişuur bir aynadır. Onda temessül edeni şuur ile hisseder. Aşk-ı bekà ile sever.”1    

Temessülün keyfîyetini sevmek meselesi bana Şiîlerin Hz. Ali’ye (ra) olan muhabbetini hatırlattı. Hz. Ali’ye mana-ı ismi ile bakıyorlar. Hz. Ali’nin bir ayna olduğunu unutmak, aynada yansıyana değil, bizzat aynaya muhabbeti hasr etmek bir süre sonra yanlış itikatları netice veriyor. Hakikî muhabbetin olduğu kalpte adavet olmaz eğer Hz. Ömer (ra) ve sair Sahabelere adavet varsa o muhabbet muhabbet değil, başka bir şeye dönüşmüştür.   

Şiraz’ın bahçeleri de ünlü

Şiraz’a devam. Şiraz’ın bahçeleri de ünlü. Burada birçok bahçe var. Biz Narencistan’a gittik. Burası adından anlaşılacağı üzere portakal ağaçları ile dolu çok güzel bir bahçe. Ortasında küçük bir konak var ve o da yine ayna ve cam işçilikleriyle süslenmiş.  

İran’ın her şehrinin kendine göre büyüleyici bir tarafı var. Her yerde sanat, şiir, edebiyat etkisini gösteriyor. Dilleri de bu sanatı besleyen bir etkiye sahip. Şiraz, şairler şehri. Hafız Şirazî, Sadi Şirazî’nin burada kabirleri var. Çocukluğumda Bostan ve Gülistan’ı okumuştum. Yıllar önce okuduğum Sadi’nin kabrinin bu şehirde olduğunu bilmek heyecan verici.

Şiraz kesinlikle daha fazla gün ayrılması gereken bir şehir ancak biz iki gün gezip Tahran’a geri döndük. Tahran yolculuğumuz sekiz saat süreceği için ülke içi uçak kullandık ve ilk defa bir İran uçağına bindik. Tıpkı İran’daki arabalar gibi uçak da çok eskiydi. Hayatımda ilk kez bu kadar eski bir uçağa bindim.

Tahran çok farklıydı

Tahran’a geldiğimizde buranın ruhu diğer iki şehirden kesinlikle daha farklıydı. Büyükşehir havası hissediliyordu şehirde. Diğer iki şehre göre daha seküler bir görüntüsü vardı. Bir de dikkatimi çekecek kadar çok yüzüne estetik yaptırmış insan vardı.  Neredeyse her on kadından bir ya da ikisi ya burun estetiği yaptırmıştı ya da yeni ameliyat olmuş, sargısıyla geziyordu. Erkeklerde de burun estetiğine çok rastladım.Doğal bir yüz neredeyse hiç yoktu. Çoğunda ağır bir makyaj göze çarpıyordu. Gerçek bir tesettür olmadığı için ve bir baskı ortamında bulunulduğu için bu tablo çok da garip değildi. Bu durum bana mutaassıp ailelerin baskıyla başını örtmüş kızlarını hatırlattı. Sanki koca bir ülke böyleydi.

En küçük bir fırsat eline geçince başını açan ve tesettürün manasından çok uzak bir zihniyete sahip milyonlarca insan. Baskı hem fertte, hem toplumda riyakârlığa sebep oluyor. Dindar ailelerin, tesettürün manasını çocuklarına işlemeleri çok elzem. Çünkü bu mana olmadığında bir genç kız, tesettürü sadece bir engel olarak görüyor. Keyfine göre yaşamanın önündeki büyük bir engel.    

Tahran’a da çok fazla vakit ayıramadığımız için belli yerleri gezdik. Gülistan Sarayı bunlardan biriydi. Özellikle Kaçar Hanedanının kullandığı bu saray Topkapı Sarayı gibi bir kompleks şeklinde. Sarayın her köşesi çok güzel ve etkileyici, her yer ince ince çinilerle süslü. Yine ayna ve cam süslemeleri de yoğun şekilde kullanılmış. Parlak ve ihtişamlı bir saray.

Nasıreddin Şah, 1800’lü yıllarda bu sarayda fotoğraf çekmiş bir Kaçar şahı. Sarayın bir bölümünde onun ve ailesinin fotoğrafları var. Ayrıca sarayda Batı etkisi de hissediliyor, minyatür resimlerin yanı sıra yağlı boya portreleri, batı mimarisi ve süslemeleri göze çarpıyor. Nasıreddin Şah’ın Avrupa gezisi sonrası bu etki belirginleşmiş. Kaçarlar, ülkede Batıya yönelişin ilk tohumlarını atmış. Daha sonra Pehlevî Hanedanı ile Batılılaşma zirve yapmış. Pehlevî döneminde tıpkı bizdeki gibi kıyafet reformları yapılmış, kadınlar kamusal alana girmiş, din adamları baskı görmüş. İran ve Türkiye bu noktada adeta aynı kaderi yaşamış. Sanki aynı tuşlara basılmış. Bu düşündürücü bir durum. Bu iki ülkenin karakterinin benzer oluşu bu iki ülke üzerinde oynanan oyunları da benzer kılıyor. Buna dikkat etmek gerek. Özellikle kadın ve gençler üzerinden “özgürlük” söylemleri, dinin zahiren hâkim gözüküp içinin boşaltılmış olması, sosyal medyadan yapılan kışkırtmalar ve algı oyunları en çok kullanılan yöntemler. Bu yüzden şu anda içtimaî hayatta en elzem ve sarılmamız gereken düstur müsbet hareket. 

Gülistan Sarayı’nın savaşta hasar aldığını duyunca üzüldüm. Ama tabiî okul ve hastane bombalayan canavarlar için tarihî yapı ne ki. 

Tahran’daki son günümüzde buranın büyük çarşısını gezdik. Tam anlamıyla gezmemizin mümkün olamayacağı bu çarşıda her nevi ürün mevcut. Biz de özellikle bize bu ülkeyi hatırlatacak içerikte bir alışveriş yaptıktan sonra Türkiye’ye döndük.

Bu gezinin neticesi benim için komşuyu tanımanın kıymeti oldu. Tanımadığına uhuvvet, muhabbet, empati gibi duygular besleyemez insan.

Özellikle bilgi kirliliğinin had safhada olduğu bu dönemlerde, İran’ı tam anlamıyla olmasa bile bir miktar tanıyor olmak, gündeme yönelik bakışımı daha mutedil ve rasyonel kılıyor.

Rabbim savaşın yıkıcı ve tahrip edici ruhundan tüm mazlumları muhafaza eylesin.  

Dipnot:

1- Şualar, Dördüncü Şua

—Son—

Okunma Sayısı: 141
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı