"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

On yılın ardından 15 Temmuz (5)

19 Temmuz 2026, Pazar 00:11
—Dünden Devam—

Bediüzzaman’ın hayatına bakıldığında da bu denge açıkça görülür. O, sürgünlere uğramış, hapislerde yatmış, ağır zulümler görmüş; fakat bütün mesaisini yalnızca kendisinin ve talebelerinin mağduriyetlerini anlatmaya tahsis etmemiştir. Şahsına yapılan haksızlıkları, daha büyük hakikatleri göstermek için bir vesile yapmış; esas ağırlığı daima iman hakikatlerine, Kur’ân derslerine, ihlâsa, uhuvvete, müsbet harekete ve ahiret saadetine vermiştir. Zulme karşı susmamış, fakat zulüm gündemini iman hizmetinin yerine ikame etmemiştir.

Bugün de benzer bir hassasiyete ihtiyaç vardır. Masumların mağduriyetleri elbette dile getirilmeli, hukuk ihlalleri elbette kayda geçirilmeli, adalet talebi elbette canlı tutulmalıdır. Fakat bir mağduriyeti sürekli, tek düze ve stratejiden yoksun biçimde gündemde tutmak, ne kadar haklı olursa olsun, zamanla konunun toplum nezdinde sıradanlaşmasına yol açabilir. Daha da önemlisi, maksadın aksine bir aksü’l-amel doğurarak hem mağdurlara hem de Yeni Asya’nın geniş hizmet imajına zarar verebilir.

Nitekim son on yıllık süreçte bu hassas dengenin yeterince korunamadığı bazı zeminlerde, Yeni Asya camiasının iç hukukunu, kardeşlik anlayışını ve ortak mefkûresini zedeleyen tartışmalar da yaşanmıştır. Mağdurların hukukunu savunma gayreti, zaman zaman dışarıdan yanlış okunmuş; Yeni Asya’nın, hiçbir şekilde benimsemediği malum yapıyla irtibatlandırılması veya aynı çizgide gösterilmesi gibi haksız ithamlara kapı aralamıştır. Bu sebeple geçtiğimiz yılların önemli bir kısmı, yalnızca hukuk ihlallerini dile getirmekle değil, aynı zamanda Yeni Asya’nın o yapıyla metodolojik, fikrî ve hizmet anlayışı bakımından ilgisinin bulunmadığını anlatmakla da geçmiştir. Bu tecrübe, haklı bir davanın dahi doğru üslup, doğru zemin ve doğru dengeyle savunulması gerektiğini göstermektedir.

Bu noktada “doz” meselesi, hakkın miktarında değil, hakkın ifade ediliş usulünde ortaya çıkar. Haklı bir dava, yanlış bir üslupla, aşırı tekrarlarla, tek cepheli bir anlatımla veya hizmetin bütün alanlarını gölgede bırakacak şekilde savunulursa, kamuoyunda tepki doğurabilir. Böyle bir durumda haklılık zayıflamaz; fakat haklılığın tesir gücü azalır. Müsbet hareket, hakikati söylemek kadar, onu doğru zaman, doğru zemin, doğru üslup ve doğru ölçüyle söylemeyi de gerektirir.

Yeni Asya’nın vazifesi, adalet mağdurlarının sesi olmakla sınırlı değildir. Yeni Asya’nın temsil ettiği çizgi çok daha geniştir. İman, hürriyet, meşveret, hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, sivil cemaat anlayışı ve Kur’ân’ın asrımıza bakan mesajları. Bu geniş ufuk daraltıldığında, dışarıdan bakanlar Yeni Asya’yı yalnızca belli bir mağduriyet alanının yayın organı gibi algılayabilir. Bu ise ne Yeni Asya’nın tarihî misyonuna ne de Risale-i Nur’un küllî hizmet anlayışına uygun düşer.

Dolayısıyla soruyu doğru kurmak gerekir. “Bir mazlumun hakkını savunmakta doz aşımı olur mu?” sorusunun cevabı açıktır: Hayır, olmaz. Fakat “Bir haklı davayı savunurken diğer vazifelerimizi ihmal edecek ölçüde bir yoğunlaşma ortaya çıkabilir mi?” sorusu ayrıca düşünülmelidir. Bu sorunun cevabı ise evettir; böyle bir risk vardır ve bu risk hizmet aklıyla, meşveretle ve yayın dengesiyle yönetilmelidir.

Adalet-i mahza, bir hakkı eksiltmeyi reddeder. Fakat hizmet dengesi de her hakikate kendi yerini ve ağırlığını vermeyi gerektirir. Mesele adaletten taviz vermek değildir; adaleti savunurken iman hizmetini, uhuvveti, ahlâkı, gençliği, aileyi, içtimaî meseleleri, demokrasiyi ve hürriyeti birlikte görebilmektir.

Yeni Asya olarak adalet mağdurlarının hukukunu savunma hassasiyetimizi korurken, bunu müsbet hareketin, kardeşlik hukukunun, meşveretin ve hakikatin çok boyutluluğunun gerektirdiği bir denge içinde yürütmek durumundayız. Çünkü adaletin tadını bozan şey çoğu zaman hakkın savunulması değildir; hakkın yalnızca bir cephesine odaklanıp diğer cepheleri ihmal etmektir.

Bu sebeple bundan sonrası için ölçümüz şu olmalıdır: Hukuksuzluk karşısında susmamak; fakat bütün mesaimizi yalnızca hukuk ihlalleri gündemine hapsetmemek. Mazlumun hakkını savunmak; fakat iman hizmetinin ana eksenini zayıflatmamak. Hakkı söylemek; fakat hakkı söylerken üslup, zamanlama, frekans ve tesir dengesini gözetmek. Zulme karşı çıkmak; fakat menfî hareket, öfke dili ve daralmış gündem tuzağına düşmemek.

Yeni Asya’nın yolu, hakkı savunurken hizmeti daraltmayan; adaleti müdafaa ederken iman hizmetini merkeze alan hukuksuzluklara karşı çıkarken müsbet hareketten ayrılmayan bir yoldur. Bu yol hem masumların hukukunu korumanın hem de Risale-i Nur’un asrımıza bakan küllî mesajını neşretmenin en sağlıklı yoludur.

Bundan Sonrası Müsbet Hareket

15 Temmuz’un onuncu yılında yapılacak en doğru muhasebe, geçmişe kinle bakmak değildir; geleceği adalet, hürriyet, demokrasi ve müsbet hareket temelinde yeniden düşünmektir. Türkiye’nin yeni krizler yaşamaması için hem darbe zihniyetiyle hem de darbe sonrasında ortaya çıkan uygulamalarla aynı anda ve aynı ilkesel tutarlılıkla hesaplaşması gerekir.

15 Temmuz sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal ve çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle başlayan süreç, darbe ile mücadele sınırlarını aşarak Türkiye’nin hukuk devleti ve demokrasi düzeninde kalıcı tahribatlara yol açmıştır. OHAL şartlarında yapılan anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesi, yalnızca bir hükümet modeli değişikliği değildir; kuvvetler ayrılığının zayıflaması, Meclis’in denetim fonksiyonunun gerilemesi, yargı bağımsızlığına duyulan güvenin sarsılması ve yürütme gücünün tek merkezde yoğunlaşması gibi ağır sonuçlar doğurmuştur. Darbe teşebbüsünün meydana getirdiği korku ve güvenlik atmosferi, zamanla daha merkeziyetçi, daha denetimsiz ve daha kapalı bir yönetim tarzının gerekçesine dönüştürülmüştür. Oysa darbeye karşı çıkmanın en etkili yolu, hukuku daraltmak değil; hukuk devletini güçlendirmek, Meclis’i yeniden etkin kılmak, yargıyı bağımsızlaştırmak, temel hak ve hürriyetleri genişletmek ve demokratik denetim mekanizmalarını işler hale getirmektir. Aksi halde darbenin hedef aldığı demokratik düzen, bu defa darbe sonrası oluşan olağanüstü yönetim alışkanlıkları eliyle zayıflatılmış olur. 

Bu çerçevede Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı ve mücadelesi önemli bir ölçüdür. Onun manevî ve sivil hizmet çizgisi ile devlet yöneticilerini adalet, hürriyet ve hukuk konusunda ikaz eden içtimaî tavrı birbirinden kopuk değildir. Risale-i Nur hizmeti, yalnızca ferdî iman derslerinden ibaret görülerek içtimaî adalet, hürriyet, meşveret ve hukuk derslerinden ayrıştırılamaz. 

Ancak bu içtimaî tavrın ölçüsü yine müsbet harekettir. Müsbet hareket, haksızlıkları görmezden gelmek değildir. Müsbet hareket; hakkı hukuk içinde savunmak, asayişi bozmadan hakikati söylemek, zulme karşı adalet istemektir; intikam, tahrip ve menfî hareket yoluna sapmamaktır. Yeni Asya’nın çizgisi de bu olmuştur.

Adalet olmadan devlet ayakta kalamaz. Suçlunun cezalandırılması kadar, masumun korunması da adaletin gereğidir. Bir fert, umumun selameti için dahi feda edilemez. Bir masumun hakkı, bütün toplum adına dahi iptal edilemez.

İkinci ihtiyaç hürriyettir. Hürriyetin olmadığı yerde meşveret zayıflar, hukuk keyfi hale gelir, siyaset tahakküme dönüşür, cemaatler de ya devlete yanaşır ya da devletten korkar hale gelir. Bediüzzaman’ın “ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” anlayışı, yalnızca ferdî bir duruş değil, toplum hayatı için de vazgeçilmez bir esası ve temel bir insan hakkını ifade eder. 

Üçüncü ihtiyaç demokrasidir. Türkiye’nin darbelerle, muhtıralarla, vesayetle ve olağanüstü rejimlerle kaybettiği zaman oldukça fazladır. Millet iradesine dayanan, kuvvetler ayrılığını esas alan, bağımsız yargıyı teminat altına alan, Meclis’i yeniden merkezî konuma getiren, temel hak ve hürriyetleri güvenceye alan demokratik bir hukuk düzeni zaruridir.

Dördüncü ihtiyaç, cemaatlerin sivil kalmasıdır. Dinî yapılar devletten imtiyaz beklememeli; siyasî iktidarlarla güç ilişkisi kurmamalıdır. Kadro, makam, ihale, nüfuz ve bürokratik hâkimiyet arayışına girmemelidir. Devlet de cemaatleri kendi politikalarının aparatı olarak görmemeli, bütün inanç gruplarına eşit mesafede durmalıdır. Devletin cemaatleşmesi de cemaatlerin devletleşmesi de bu ülkeye zarar verir.

Beşinci ihtiyaç, manevî hizmetlerin aslî gayesine dönmesidir. Dinî hizmetin hedefi dünyevî iktidar, makam, güç ve nüfuz değildir. İman, ahlâk, fazilet, ihlâs ve ebedî saadettir. Cemaatlerin itibarı siyasî yakınlıkla değil, ahlâkî tutarlılıkla; sayı çokluğuyla değil, istikametle; devlet desteğiyle değil, ihlâs ve şeffaflıkla korunur.

Bugün bize düşen intikam değil adalet, tasfiye değil hukuk, dışlama değil ıslah, devletçilik değil sivil hizmeti istemektir. Darbeyi lanetlerken hukuku savunmak, hukuksuzluğu eleştirirken darbeciliğe asla kapı aralamamak, dinî hizmeti müdafaa ederken siyasetli cemaat anlayışına mesafe koymak gerekir.

15 Temmuz’un asıl dersi şudur: Devletin dindarlaşması iddiasıyla, cemaatlerin devletleşmesi de darbe gerekçesiyle devletin hukuk dışına çıkması da yanlıştır. Türkiye’nin ihtiyacı, hukuk içinde kalan demokratik devlet ve devletten bağımsız sivil manevî hizmettir.

—Devam Edecek—

Okunma Sayısı: 366
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı