"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

On yılın ardından 15 Temmuz (5)

19 Temmuz 2026, Pazar 00:11
—Dünden Devam—

Birinci Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz
İkinci Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (2)
Üçüncü Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (3)
Dördüncü Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (4)
Beşinci Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (5)

Bediüzzaman’ın hayatına bakıldığında da bu denge açıkça görülür. O, sürgünlere uğramış, hapislerde yatmış, ağır zulümler görmüş; fakat bütün mesaisini yalnızca kendisinin ve talebelerinin mağduriyetlerini anlatmaya tahsis etmemiştir. Şahsına yapılan haksızlıkları, daha büyük hakikatleri göstermek için bir vesile yapmış; esas ağırlığı daima iman hakikatlerine, Kur’ân derslerine, ihlâsa, uhuvvete, müsbet harekete ve ahiret saadetine vermiştir. Zulme karşı susmamış, fakat zulüm gündemini iman hizmetinin yerine ikame etmemiştir.

Bugün de benzer bir hassasiyete ihtiyaç vardır. Masumların mağduriyetleri elbette dile getirilmeli, hukuk ihlalleri elbette kayda geçirilmeli, adalet talebi elbette canlı tutulmalıdır. Fakat bir mağduriyeti sürekli, tek düze ve stratejiden yoksun biçimde gündemde tutmak, ne kadar haklı olursa olsun, zamanla konunun toplum nezdinde sıradanlaşmasına yol açabilir. Daha da önemlisi, maksadın aksine bir aksü’l-amel doğurarak hem mağdurlara hem de Yeni Asya’nın geniş hizmet imajına zarar verebilir.

Nitekim son on yıllık süreçte bu hassas dengenin yeterince korunamadığı bazı zeminlerde, Yeni Asya camiasının iç hukukunu, kardeşlik anlayışını ve ortak mefkûresini zedeleyen tartışmalar da yaşanmıştır. Mağdurların hukukunu savunma gayreti, zaman zaman dışarıdan yanlış okunmuş; Yeni Asya’nın, hiçbir şekilde benimsemediği malum yapıyla irtibatlandırılması veya aynı çizgide gösterilmesi gibi haksız ithamlara kapı aralamıştır. Bu sebeple geçtiğimiz yılların önemli bir kısmı, yalnızca hukuk ihlallerini dile getirmekle değil, aynı zamanda Yeni Asya’nın o yapıyla metodolojik, fikrî ve hizmet anlayışı bakımından ilgisinin bulunmadığını anlatmakla da geçmiştir. Bu tecrübe, haklı bir davanın dahi doğru üslup, doğru zemin ve doğru dengeyle savunulması gerektiğini göstermektedir.

Bu noktada “doz” meselesi, hakkın miktarında değil, hakkın ifade ediliş usulünde ortaya çıkar. Haklı bir dava, yanlış bir üslupla, aşırı tekrarlarla, tek cepheli bir anlatımla veya hizmetin bütün alanlarını gölgede bırakacak şekilde savunulursa, kamuoyunda tepki doğurabilir. Böyle bir durumda haklılık zayıflamaz; fakat haklılığın tesir gücü azalır. Müsbet hareket, hakikati söylemek kadar, onu doğru zaman, doğru zemin, doğru üslup ve doğru ölçüyle söylemeyi de gerektirir.

Yeni Asya’nın vazifesi, adalet mağdurlarının sesi olmakla sınırlı değildir. Yeni Asya’nın temsil ettiği çizgi çok daha geniştir. İman, hürriyet, meşveret, hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, sivil cemaat anlayışı ve Kur’ân’ın asrımıza bakan mesajları. Bu geniş ufuk daraltıldığında, dışarıdan bakanlar Yeni Asya’yı yalnızca belli bir mağduriyet alanının yayın organı gibi algılayabilir. Bu ise ne Yeni Asya’nın tarihî misyonuna ne de Risale-i Nur’un küllî hizmet anlayışına uygun düşer.

Dolayısıyla soruyu doğru kurmak gerekir. “Bir mazlumun hakkını savunmakta doz aşımı olur mu?” sorusunun cevabı açıktır: Hayır, olmaz. Fakat “Bir haklı davayı savunurken diğer vazifelerimizi ihmal edecek ölçüde bir yoğunlaşma ortaya çıkabilir mi?” sorusu ayrıca düşünülmelidir. Bu sorunun cevabı ise evettir; böyle bir risk vardır ve bu risk hizmet aklıyla, meşveretle ve yayın dengesiyle yönetilmelidir.

Adalet-i mahza, bir hakkı eksiltmeyi reddeder. Fakat hizmet dengesi de her hakikate kendi yerini ve ağırlığını vermeyi gerektirir. Mesele adaletten taviz vermek değildir; adaleti savunurken iman hizmetini, uhuvveti, ahlâkı, gençliği, aileyi, içtimaî meseleleri, demokrasiyi ve hürriyeti birlikte görebilmektir.

Yeni Asya olarak adalet mağdurlarının hukukunu savunma hassasiyetimizi korurken, bunu müsbet hareketin, kardeşlik hukukunun, meşveretin ve hakikatin çok boyutluluğunun gerektirdiği bir denge içinde yürütmek durumundayız. Çünkü adaletin tadını bozan şey çoğu zaman hakkın savunulması değildir; hakkın yalnızca bir cephesine odaklanıp diğer cepheleri ihmal etmektir.

Bu sebeple bundan sonrası için ölçümüz şu olmalıdır: Hukuksuzluk karşısında susmamak; fakat bütün mesaimizi yalnızca hukuk ihlalleri gündemine hapsetmemek. Mazlumun hakkını savunmak; fakat iman hizmetinin ana eksenini zayıflatmamak. Hakkı söylemek; fakat hakkı söylerken üslup, zamanlama, frekans ve tesir dengesini gözetmek. Zulme karşı çıkmak; fakat menfî hareket, öfke dili ve daralmış gündem tuzağına düşmemek.

Yeni Asya’nın yolu, hakkı savunurken hizmeti daraltmayan; adaleti müdafaa ederken iman hizmetini merkeze alan hukuksuzluklara karşı çıkarken müsbet hareketten ayrılmayan bir yoldur. Bu yol hem masumların hukukunu korumanın hem de Risale-i Nur’un asrımıza bakan küllî mesajını neşretmenin en sağlıklı yoludur.

Bundan Sonrası Müsbet Hareket

15 Temmuz’un onuncu yılında yapılacak en doğru muhasebe, geçmişe kinle bakmak değildir; geleceği adalet, hürriyet, demokrasi ve müsbet hareket temelinde yeniden düşünmektir. Türkiye’nin yeni krizler yaşamaması için hem darbe zihniyetiyle hem de darbe sonrasında ortaya çıkan uygulamalarla aynı anda ve aynı ilkesel tutarlılıkla hesaplaşması gerekir.

15 Temmuz sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal ve çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle başlayan süreç, darbe ile mücadele sınırlarını aşarak Türkiye’nin hukuk devleti ve demokrasi düzeninde kalıcı tahribatlara yol açmıştır. OHAL şartlarında yapılan anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesi, yalnızca bir hükümet modeli değişikliği değildir; kuvvetler ayrılığının zayıflaması, Meclis’in denetim fonksiyonunun gerilemesi, yargı bağımsızlığına duyulan güvenin sarsılması ve yürütme gücünün tek merkezde yoğunlaşması gibi ağır sonuçlar doğurmuştur. Darbe teşebbüsünün meydana getirdiği korku ve güvenlik atmosferi, zamanla daha merkeziyetçi, daha denetimsiz ve daha kapalı bir yönetim tarzının gerekçesine dönüştürülmüştür. Oysa darbeye karşı çıkmanın en etkili yolu, hukuku daraltmak değil; hukuk devletini güçlendirmek, Meclis’i yeniden etkin kılmak, yargıyı bağımsızlaştırmak, temel hak ve hürriyetleri genişletmek ve demokratik denetim mekanizmalarını işler hale getirmektir. Aksi halde darbenin hedef aldığı demokratik düzen, bu defa darbe sonrası oluşan olağanüstü yönetim alışkanlıkları eliyle zayıflatılmış olur. 

Bu çerçevede Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı ve mücadelesi önemli bir ölçüdür. Onun manevî ve sivil hizmet çizgisi ile devlet yöneticilerini adalet, hürriyet ve hukuk konusunda ikaz eden içtimaî tavrı birbirinden kopuk değildir. Risale-i Nur hizmeti, yalnızca ferdî iman derslerinden ibaret görülerek içtimaî adalet, hürriyet, meşveret ve hukuk derslerinden ayrıştırılamaz. 

Ancak bu içtimaî tavrın ölçüsü yine müsbet harekettir. Müsbet hareket, haksızlıkları görmezden gelmek değildir. Müsbet hareket; hakkı hukuk içinde savunmak, asayişi bozmadan hakikati söylemek, zulme karşı adalet istemektir; intikam, tahrip ve menfî hareket yoluna sapmamaktır. Yeni Asya’nın çizgisi de bu olmuştur.

Adalet olmadan devlet ayakta kalamaz. Suçlunun cezalandırılması kadar, masumun korunması da adaletin gereğidir. Bir fert, umumun selameti için dahi feda edilemez. Bir masumun hakkı, bütün toplum adına dahi iptal edilemez.

İkinci ihtiyaç hürriyettir. Hürriyetin olmadığı yerde meşveret zayıflar, hukuk keyfi hale gelir, siyaset tahakküme dönüşür, cemaatler de ya devlete yanaşır ya da devletten korkar hale gelir. Bediüzzaman’ın “ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” anlayışı, yalnızca ferdî bir duruş değil, toplum hayatı için de vazgeçilmez bir esası ve temel bir insan hakkını ifade eder. 

Üçüncü ihtiyaç demokrasidir. Türkiye’nin darbelerle, muhtıralarla, vesayetle ve olağanüstü rejimlerle kaybettiği zaman oldukça fazladır. Millet iradesine dayanan, kuvvetler ayrılığını esas alan, bağımsız yargıyı teminat altına alan, Meclis’i yeniden merkezî konuma getiren, temel hak ve hürriyetleri güvenceye alan demokratik bir hukuk düzeni zaruridir.

Dördüncü ihtiyaç, cemaatlerin sivil kalmasıdır. Dinî yapılar devletten imtiyaz beklememeli; siyasî iktidarlarla güç ilişkisi kurmamalıdır. Kadro, makam, ihale, nüfuz ve bürokratik hâkimiyet arayışına girmemelidir. Devlet de cemaatleri kendi politikalarının aparatı olarak görmemeli, bütün inanç gruplarına eşit mesafede durmalıdır. Devletin cemaatleşmesi de cemaatlerin devletleşmesi de bu ülkeye zarar verir.

Beşinci ihtiyaç, manevî hizmetlerin aslî gayesine dönmesidir. Dinî hizmetin hedefi dünyevî iktidar, makam, güç ve nüfuz değildir. İman, ahlâk, fazilet, ihlâs ve ebedî saadettir. Cemaatlerin itibarı siyasî yakınlıkla değil, ahlâkî tutarlılıkla; sayı çokluğuyla değil, istikametle; devlet desteğiyle değil, ihlâs ve şeffaflıkla korunur.

Bugün bize düşen intikam değil adalet, tasfiye değil hukuk, dışlama değil ıslah, devletçilik değil sivil hizmeti istemektir. Darbeyi lanetlerken hukuku savunmak, hukuksuzluğu eleştirirken darbeciliğe asla kapı aralamamak, dinî hizmeti müdafaa ederken siyasetli cemaat anlayışına mesafe koymak gerekir.

15 Temmuz’un asıl dersi şudur: Devletin dindarlaşması iddiasıyla, cemaatlerin devletleşmesi de darbe gerekçesiyle devletin hukuk dışına çıkması da yanlıştır. Türkiye’nin ihtiyacı, hukuk içinde kalan demokratik devlet ve devletten bağımsız sivil manevî hizmettir.

—Devam Edecek—

Okunma Sayısı: 6604
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Enes

    20.07.2026 14:30:45

    Hasan doğan bey verdiğiniz örnek çarpık ve usulen hatalı. Nur mesleğine göre bir insanın hayatını kurtarmak, hayat şartlarını iyileştirmek, dünyevi konforunu sağlamak diye bir şey yoktur. Nur mesleği kişilerin ahiretini kurtarma mesleğidir. Bazı insanların dünya hayatları için diğer insanların ahiret hayatını ihmal etmeye kimse fetva veremez. Tam tersi fetva ise verilir.

  • Hasan Doğan

    19.07.2026 17:17:15

    Üstad'ın Münazarat'daki:"Bir derdin dermanı başka bir derde zehir olabilir,Bir derman hadden geçse dert getirir".Sözünü istismar edip zihinler bulandırıllmak istenmektedir.Ben bir hekim olarak ölmek üzere olan bir hastaya eğer sürekli vermek zorunda kaldığınız O2(Oksijeni)'yi keserseniz o hastanın ölmesine sebep olmuş olursunuz.Zira zulme maruz kalan insanlar adeta ölmek üzere komada olan birer hasta gibidirler ve onlara yapılan zulümlerin her an dile getirilmesinin mecburiyeti vardır.Eğer bu hastaya sürekli neden oksijen(O2) veriyoruz biraz da damar yolundan vitamin ve mineral ve daha bir çok protein ve yağ solüsyonları vererek beslenmesini de destekleyelim demek o hastanın ölümüne sebep olup,maide suresi ayet 32'de Adalet-i Mahzayı ifade eden:"Herhangi bir cana kıymamış ve yeryüzünde fesad çıkartmamış birini öldürmek, tüm insanlığı öldürmek gibi büyük bir suç olduğu"; manasının hilâfına hareket edilmiş olunur Vesselam....

  • HASAN DOĞAN

    19.07.2026 13:37:56

    Benim anlamadığım yani sanki biz 7/24 sadece masum ve mazlumları gazetede yazmaktayız.Halbuki yapılması gereken yapılan tüm zulüm,haksızlık ve hukuksuzlukları hiç ara vermeden her daim haykırnaktır.gazetenin de varlık sebebi odur zaten.yoksa neden 12 eYLÜL VE 1982 aNTİDEMOKRATİK aNAYASASINA KARŞI GELİNDİĞİ İÇİN 470 GÜN VE 28 şUBAT ZULMÜNE KARŞI GELİNDİĞİ İÇİN DE 1 AY NEDEN KAPATILDI O ZAMAN.Bu gün 19 Mart 2025'den beri Başta İmamoğlu olmak üzere halen devam eden ve nerede duracağı belli olmayan CHP belediyelerine yapılan siyasi baskı ve yargı sopasına acaba neden gazete görünür bir şekilde manşetlerle karşı çıkmıyor,CHP'li olur korkusu ile karşı çıkıyorsa vay haline ki üstad 2.dünya harbinde zulme uğrayan Hıristiyan ihtiyar çoluk çocuk ve kadınlara niçin rikkat-i cinsiye ile şefkat göstermişti.O zaman merhum kutlular abi niye ilahi ikaz diyerek 276 gün yattı ne gereği vardı iman ve kuran hizmeti yapıp dursaydı ya.

  • Osman Yıldırım

    19.07.2026 12:02:46

    Yazının bugünki bölümünde zulmü alkışlamıyalım zalimden de biraz korkalım gibi olmuş, oysa ki üstad hz.leri korkuyla hiç tanışmadım diyor en hunhar en zalime hunharlığını haykırmış, fakat ne hikmetse gelinen noktada Yeni Asyada böyledi bir kırılmaya şahit olmaktayız. Bununda vebaliminin çok büyük olacağını düşünüyorum. Söz konusu Hak ve adalet ise amasız fakatsız savunmak gerektiğine kaniyim. Bana göre bu Yeni Asyaya yapılan bir operasyondur, zira yeni Asya 12 eylüle ,28 şubata amasız fakatsız karşı çıkmıştır kopmalara bölünmelere rağmen bu duruşunu asla bozmamıştır, ama ne hikmetse bugünki ceberrut iktidardan korkarak amalı fakatlı olarak hakkı savunmayı seçtmiştir, hakka ve adalete amasız fakatsız sahip çıkılmalıdır diye düşünmekteyim, tabi ki hakkı savunmanın nit faturası ve bedeli olacaktır Yeni Asya tarihi boyunca bu bedelleri ödeyegelmiştir ve ödemeyi göze almalı, efendim böyle aparsak bize şu yaftayı yapıştırırlar varsın ne derlerse desinler.

  • Yıldız Fırtına

    19.07.2026 11:30:04

    "Bediüzzaman’ın hayatına bakıldığında da bu denge açıkça görülür. O, sürgünlere uğramış, hapislerde yatmış, ağır zulümler görmüş; fakat bütün mesaisini yalnızca kendisinin ve talebelerinin mağduriyetlerini anlatmaya tahsis etmemiştir. Şahsına yapılan haksızlıkları, daha büyük hakikatleri göstermek için bir vesile yapmış; esas ağırlığı daima iman hakikatlerine, Kur’ân derslerine, ihlâsa, uhuvvete, müsbet harekete ve ahiret saadetine vermiştir. Zulme karşı susmamış, fakat zulüm gündemini iman hizmetinin yerine ikame etmemiştir." Bugün yaşanan menbaı harici ama etkisi dahili olan ic fitneye en güzel cevabı vermiş. Yazanı yayınlayanı okudugunu anlayanı dahası OKUYANI tebrik ederim. İfade edildiği gibi Hz Üstad yapılan zulümleri şahsına evirip dahili fitne çıkarıp cemaati bôldürmemiştir. Şimdi ise hali pürmelal ortada. Ama uzun sürmez her fitne ateşi mutlaka sönmeye mahkumdur. Çünkü Allah vadediyor "Akibet müttakilerindir". Vesselam

  • Muhammed Yusuf Akbaş

    19.07.2026 10:34:15

    “Bir mazlumun hakkını savunmakta doz aşımı olur mu?” sorusunun cevabı açıktır: Hayır, olmaz. Ancak hemen ardından gelen cümlenin “Fakat” kelimesiyle başlaması, anlatım bakımından bir çelişki oluşturmaktadır. Çünkü ama, fakat, lakin gibi bağlaçlar, kendilerinden önce ifade edilen hükme bir istisna, sınırlama veya karşıtlık getirir. Bu sebeple, “Hayır, olmaz.” şeklindeki kesin hükmün ardından “Fakat…” diye devam edilmesi, ilk cümlenin kesinliğini zayıflatmakta ve okuyucuda olumsuzlandığı izlenimini uyandırmaktadır. Eğer “Bir mazlumun hakkını savunmakta doz aşımı olmaz.” deniliyorsa, bunun arkasından gelen cümle de bu kesin hükmü desteklemeli; istisna veya geri adım anlamı verecek bağlaçlarla başlamamalıdır.

  • Muhammed Yusuf Akbaş

    19.07.2026 10:33:46

    Adalet-i mahza, bir hakkı eksiltmeyi reddeder. Fakat Önceki cümleyi olumsuzlaştırır

  • Necati

    19.07.2026 06:15:42

    Yazının bir kanadı eksik, 10 yıldan fazla birlikte oldukları malum yapı çok haklı olarak sık sık nazara verilirken, neden AKP zihniyetinin i 15 Temmuz gerekçesi ile yaptığı antidemokratik icraatlardan çok az, belli belirsiz bahsedilmiş. Ucube Cumhurbaşkanlığı sistemi ile tek adam hâkimiyeti, antidemokratik, hukuksuz uygulamalar eş geçilmiş, gibi, halbuki asıl icraatı yapan, gerçek sorumlu akp.

  • Necati

    19.07.2026 05:23:29

    Bütün darbelerin arkasında demokrasi düşmanı dinsiz komiteler, derin güçler vardır. Sahnede görünenler, füguranlar farklı olsa da bu gerçek değişmez Darbeciler suret-i haktan görünmek için devlet gücü ve yandaş medya desteği ile müthiş bir algı ortamı meydana getirirler. Bu algıya kapılan, ehl-i tahkik olmayan millet çoğunluğunun desteğini almış olurlar. 15-20 Temmuz da böyle bir darbedir. Gezetemizin 12 Eylül 1980 darbesine karşı nasıl musbet, fakat cesur ve tavizsiz bir duruş göstermiş ise 15 Temmuz sonrası da aynı duruşu göstermiştir. O zaman da Yeni Asya'yı anlamayanlar olmuş, hatta Komünistler ile birlikte olmakla suçlamışlardır. Şimdi de benzeri suclamalar yaparak bu tavizsiz duruşu kimse bozmaya kalkmasın. Başkalarının zannından dava adamları zerre kadar etkilenmez, farklı teviller ile taviz vermez. Bunu ima edecek davranışlardan da uzak dururlar.

  • Nuri

    19.07.2026 01:47:04

    Bu bölümde de şu cümle vurucu (hem de 12den): Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı ve mücadelesi önemli bir ölçüdür. Onun manevî ve sivil hizmet çizgisi ile devlet yöneticilerini adalet, hürriyet ve hukuk konusunda ikaz eden içtimaî tavrı birbirinden kopuk değildir. Risale-i Nur hizmeti, yalnızca ferdî iman derslerinden ibaret görülerek içtimaî adalet, hürriyet, meşveret ve hukuk derslerinden ayrıştırılamaz....

  • Enes

    19.07.2026 00:36:01

    Çok doğru tespitler. Israrla iman hizmetini gündemde tutmalıyız. Gülenciler kendi haklarını savunsunlar. Eğer gerçekten savunmak istiyorlarsa yurt dışına kaçanlar gelip adalete teslim olsunlar. Oh ne güzel onlar kaçıp gidecek. Biz burda onların haklarını savunacağız. Akla mantığa vicdana yazık değil mi...bu yazı serisini tebrik ediyorum.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı