"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

On yılın ardından 15 Temmuz (3)

17 Temmuz 2026, Cuma
—Dünden Devam—

15 Temmuz’un Aydınlatılamayan Yönleri

15 Temmuz darbe teşebbüsünün üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen, bu karanlık gecenin arka planı ve karanlıkta kalan yönleri tam anlamıyla aydınlatılmış değildir. Bu durum, darbe teşebbüsünün vahametini azaltmamakta; aksine, böylesine önemli bir hadisenin bütün boyutlarıyla hukukî, siyasî ve kurumsal olarak incelenmesi gerektiğini daha da açık hale getirmektedir.

Öncelikle söylemek gerekir ki, 15 Temmuz, özü itibarıyla kanlı ve hain bir darbe teşebbüsüdür. Bu teşebbüsü “tiyatro”, “senaryo” veya benzeri basitleştirici ifadelerle açıklamaya çalışmak doğru değildir. O gece insanlar hayatını kaybetmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi hedef alınmış, askerî araçlar sivillerin üzerine sürülmüş, ülkenin demokratik düzeni ve millet iradesi bir saldırıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu hakikat hiçbir şekilde gölgelenmemelidir.

Bununla birlikte, bir hadisenin bir darbe teşebbüsü olduğunu kabul etmek, onun bütün yönleriyle aydınlatıldığı anlamına gelmez. Tam tersine, demokrasiyi hedef alan böyle büyük bir kalkışmanın bütün boyutlarıyla araştırılması, hukuk devleti olmanın gereğidir. “Bu darbe girişimini Kimler planladı? Kimler önceden biliyordu? Devlet kurumlarına hangi bilgiler ulaştı? Bu bilgiler nasıl değerlendirildi? Hangi ihmaller yaşandı? Siyasî, idarî, askerî ve istihbarî sorumluluk alanları nerede başladı, nerede bitti? Darbe girişiminin askerî, siyasî ve bürokratik ayakları tam olarak aydınlatılabildi mi?” gibi sorular yalnızca geçmişi anlamak için değil, benzer felaketlerin tekrarını önlemek için de cevaplanmak zorundadır.

Bu noktada Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin rolü ayrıca önemlidir. Meclis, millet iradesinin merkezidir ve 15 Temmuz gecesi doğrudan hedef alınmıştır. Bu sebeple darbe teşebbüsünün arka planının Meclis zemininde bütün yönleriyle araştırılması, millî iradeye karşı yapılmış saldırıyla hesaplaşmanın tabiî sonucudur. Ancak kurulan araştırma komisyonunun çalışmalarının kamuoyunu bütünüyle tatmin edecek açıklıkta sonuçlandırılamamış olması, dönemin bazı kilit askerî ve istihbarat aktörlerinin yeterince dinlenememesi, meclis araştırma komisyonu kurulması tekliflerinin reddedilmesi ve süreçle ilgili soru işaretlerinin giderilememesi, tartışmaların bugün de devam etmesine yol açmıştır.

Yeni Asya’nın bu konudaki tavrı, komplo teorilerinin yanında olmak değildir. Asıl talep şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukî aydınlatmadır. Darbelerle gerçek anlamda hesaplaşmak, sadece darbe gecesi fiilen silah kullananları yargılamakla tamamlanamaz. Darbeye giden zemini hazırlayan, kamu kurumlarında hukuk dışı örgütlenmelere imkân veren, istihbarat zafiyetlerini doğuran, siyasî sorumluluk alanlarını belirsiz bırakan ve sonrasında olağanüstü hukuk uygulamalarına kapı aralayan bütün süreçlerin açıklığa kavuşturulması gerekir.

Darbe teşebbüsünün arka planına dair kamuoyuna yansıyan çeşitli iddialar, beyanlar, hatıralar ve çok sayıda itiraflar bulunmaktadır. Bazı eski yapı mensuplarının sonradan yaptıkları açıklamalar, darbe öncesinde askerî bürokrasiyle kurulduğu söylenen temaslara, örgüt içindeki beklentilere ve kimi çevrelerde oluşan “askerî müdahale yoluyla kurtuluş” anlayışına dair ciddî şüpheler doğurmuştur. 

Bu sebeple 15 Temmuz’un aydınlatılması, şahıs merkezli polemiklere veya doğrulanması güç iddialara sıkıştırılmamalıdır. Asıl mesele, bir dinî hizmet iddiasıyla ortaya çıkan yapının zamanla devlet, bürokrasi, askerî vesayet ve uluslararası güç ilişkileri içinde nasıl araç haline geldiğini anlamak ve bundan sonraki süreçlerde benzer olayların yaşanmasını önlemektir. Bu tablo, bütün cemaat-devlet-siyaset ilişkileri açısından ibretle okunmalıdır. Sivil kalmayan, şeffaf olmayan, devlet kadrolarında güç devşirmeyi hizmet metodu sayan her yapı, bir noktadan sonra kendi iradesini de başkalarının hesabına teslim etme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Aydınlatılmamış alanların varlığı, darbe teşebbüsünü de hafifletmez. Aksine, darbenin ciddiyetini daha da artırır. Çünkü karanlıkta kalan her nokta, yeni tartışmalara, yeni güvensizliklere ve yeni istismarlara kapı açar. Sağlıklı bir demokrasi, büyük krizlerin üzerini örtmez; onları hukuk, belge, şeffaflık ve ortak akılla aydınlatır. Yapılması gereken de demokrasinin gereğini yerine getirmektir.  

15 Temmuz’dan sonra oluşan toplumsal atmosferde darbeye karşı haklı bir tepki ortaya çıkmıştır. Ancak bu tepkinin devlet ve iktidar tarafından zamanla bütün muhalifleri, bütün sivil dinî yapıları veya bütün eleştirel sesleri aynı potada eritmek, susturmak ve korkutmak için kullanılması, hadisenin sağlıklı biçimde tartışılmasını da zorlaştırmıştır. Demokrasilerde soru sormak, eleştirmek ya da bir talepte bulunmak suç değildir. Haksızlığa, zulme ve kanunsuzluğa karşı muhalefet etmek, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “meşrû ve samimî bir muvazene-i adalet unsuru”dur. 15 Temmuz’un karanlıkta kalan yönlerinin araştırılmasını istemek, darbeye destek değil, demokrasinin gereğidir.

Bu sebeple yapılması gereken, sloganlarla değil, hukukî ciddiyetle hareket etmektir. Darbe teşebbüsü bütün yönleriyle lanetlenmeli; ancak bu teşebbüse giden yol, kamu kurumlarında oluşan zafiyetler, istihbarat ve güvenlik mekanizmalarının sorumlulukları, siyasî-idarî ihmaller ve sonrasında oluşan hukukî-siyasî düzen de soğukkanlılıkla incelenmelidir. 

“El-hakkü ya’lü ve lâ yu’lâ aleyh.” “Hak daima üstün gelir.” Gerçek hesaplaşma, ancak hakikatin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Hakikat ise polemikle, öfkeyle veya örtbasla değil; belgeyle, hukukla, ortak iradeyle, şeffaflıkla ve adaletle ortaya çıkacaktır. Yeni Asya’nın temel talebi de budur. 

Darbe Davaları, Örgüt Davaları ve Suçun Şahsiliği

15 Temmuz sonrasında başlayan yargı süreçleri, Türkiye’nin hukuk devleti tecrübesi bakımından ağır imtihan alanlarından biri olmuştur. Bu süreçte iki farklı dava grubu çoğu zaman iç içe geçmiştir: Birincisi, darbe teşebbüsünü planlayan, yöneten, emir veren, silah kullanan ve demokratik düzeni fiilen hedef alan kişilere ilişkin darbe davalarıdır. İkincisi ise Gülen Hareketi ile irtibatlı olduğu iddiasıyla yürütülen örgüt üyeliği davalarıdır.

Elbette demokratik hukuk devletine kasteden bir darbe teşebbüsünün fail ve sorumluları hukuk içinde hesap vermelidir. Darbe planlayan, Meclis’i hedef alan, sivillerin ve güvenlik görevlilerinin ölümüne sebep olan, silah gücüyle seçilmiş idareyi devirmeye yönelen kim varsa bağımsız ve tarafsız yargı önünde yargılanmalı; suçu sabit olanlar hak ettikleri cezayı almalıdır. Adaletin gereği budur.

Ancak adalet yalnızca suçlunun cezalandırılması değildir; aynı zamanda masumun korunmasıdır. Risale-i Nur’un “Bir mâsumu idam etmek mi, yoksa on câniyi affetmek mi daha zarardır?”, “Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez.” gibi Kur’ânî prensipleri ışığında hukuk devleti, suçla mücadele ederken suçun şahsiliği, masumiyet karinesi, kanunilik ilkesi, kast unsuru ve delillerin bireyselleştirilmesi gibi temel prensipleri korumakla yükümlüdür. Darbe gibi Olağanüstü dönemlerde bu prensiplerin askıya alınabileceği görüşü hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz.  Olağanüstü dönemler, bu prensiplerin askıya alınacağı dönemler değil; tam tersine, en çok korunması gereken zamanlardır.

15 Temmuz sonrasında yaşanan hukukî açmazlardan biri, darbe teşebbüsünü bizzat planlayan ve icra eden kadrolarla, geçmişte yapının sosyal, eğitim, yardım, medya, sendika veya finans çevresinde yer almış geniş kitlelerin aynı potada değerlendirilmesidir.  Darbeye fiilen katılanlarla, darbe planından habersiz şekilde bir emir-komuta düzeni içinde hareket ettiği iddia edilen askerî öğrenciler, erler veya alt rütbeli personel arasında hukukî ayrım yapılması da zorunludur. Ceza hukukunda asıl olan, kişinin somut fiili, kastı ve suça bilerek ve isteyerek katılıp katılmadığıdır.

Aynı problem, örgüt üyeliği davalarında da görülmüştür. Bir dönem yasal faaliyet alanı içinde görülen sendika üyeliği, dernek kaydı, okul veya dershane irtibatı, gazete aboneliği, bankacılık işlemleri ya da benzeri sosyal ilişkilerin doğrudan terör örgütü üyeliği delili olarak değerlendirilmesi, hukukî bakımdan ciddî tartışmalara yol açmıştır. Bir kişinin suçlu sayılabilmesi için, yalnızca aidiyet veya temas iddiası yeterli değildir; somut suç ortaklığı, örgütsel kast, bilerek ve isteyerek iştirak ve hukuken geçerli deliller ortaya konulmalıdır.

Bu noktada darbe fiiline karışan gizli, hiyerarşik ve operasyonel yapılarla, geçmişte sivil, sosyal veya yasal faaliyetler içinde bulunmuş geniş kesimleri birbirinden ayırmak zaruridir. Hukuk, toplu kanaatlerle değil, bireysel fiillerle hüküm verir. Bir yapının bazı mensuplarının ağır suç işlemiş olması, o yapıyla herhangi bir biçimde irtibatı olmuş herkesin aynı suçtan sorumlu tutulmasını haklı kılmaz.

Nitekim 15 Temmuz sonrası yargılamalar hem Türkiye içinde hem de uluslararası hukuk zemininde ciddî tartışmalara konu olmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bazı kararları ve ardından gelen benzer nitelikteki grup kararları, özellikle ByLock kullanımı başta olmak üzere bazı delillerin kategorik ve otomatik biçimde suç isnadına esas yapılmasının adil yargılanma, kanunilik ve keyfî cezalandırmaya karşı güvence bakımından ciddî sorunlar doğurduğunu göstermiştir. 

Bu kararların ortaya koyduğu asıl mesele, suçla mücadele edilip edilmemesi değildir. Elbette suçla mücadele edilecektir. Asıl mesele, bu mücadelenin hangi hukukî ölçülerle yürütüleceğidir. Ceza yargılaması, genellemelerle, aidiyet listeleriyle, toplu kabullerle veya siyasî atmosferin etkisiyle yapılmaz; somut delil, şahsî fiil, kast ve bağımsız yargı denetimiyle yürütülmelidir.

Akademisyen hukukçuların ve ceza hukuku uzmanlarının da sıkça vurguladığı üzere, somut suç ortaklığı ve kast unsuru ortaya konulmadan aidiyetler üzerinden yapılan kitlesel cezalandırmalar, adalet terazisini bozmuştur. Böyle bir yaklaşım, gerçek suçlularla etkili mücadeleyi de zayıflatmıştır; çünkü suçlu ile masum arasındaki sınır bulanıklaştığında, toplumun yargıya güveni de sarsılır.

—Devam Edecek—

Okunma Sayısı: 284
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı