"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

On yılın ardından 15 Temmuz (4)

18 Temmuz 2026, Cumartesi
—Dünden Devam—

Birinci Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz
İkinci Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (2)
Üçüncü Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (3)
Dördüncü Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (4)
Beşinci Bölüm: On yılın ardından 15 Temmuz (5)

Yeni Asya’nın tavrı burada da nettir: Suç işleyenler ve suça ortak olanlar cezalarını almalıdır. Ancak suç işlemeyenlerin hayatları, aileleri, meslekleri ve haysiyetleri toptancı yaklaşımlarla zayi edilmemelidir. “Birisinin hatasıyla başkası cezalandırılamaz” prensibi, modern ceza hukukunun yanında Kur’ânî adalet anlayışının da temel ölçülerindendir.

15 Temmuz’dan sonra oluşan mağduriyetleri dile getirmek, darbe teşebbüsünü hafifletmek anlamına gelmez. Aynı şekilde darbe teşebbüsünün ağırlığı da haksız yargılamaları meşrulaştırmaz. Bu iki hakikati birlikte savunmak gerekir. Çünkü hakkın hatırı âlîdir; hiçbir hatıra feda edilmez.

Bugün Türkiye’nin toplumsal barış ve huzur açısından ihtiyacı, delile dayanan, kişiye özel, bağımsız, tarafsız ve adil yargılamalardır. Hukukun üstünlüğüne dönüş hem mağdurların hukukunu koruyacak hem de gerçek suçlularla daha sağlıklı ve meşru biçimde hesaplaşmanın yolunu açacaktır.

Adalet, öfkeyle değil hukukla tecelli eder. Türkiye, 15 Temmuz’un yaralarını ancak darbecilerle hukuk içinde hesaplaşarak, masumların hukukunu koruyarak ve yargıya güveni yeniden tesis ederek sarabilir.

Manevî Hayatın Aldığı Ağır Yara

“En büyük musibet dine gelen musibettir” ikazı, 15 Temmuz’un manevî hayatta açtığı derin yaralarla da değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Zira bu hadise, devlet kurumlarını, hukuk düzenini ve demokrasiyi sarstığı kadar cemaat, hizmet, dindarlık, sadâkat, fedakârlık, birlik ve beraberlik ve manevî dayanışma gibi kavramları da yaralamıştır.

15 Temmuz’un ruh dünyamızda meydana getirdiği en büyük tahribatlardan biri, dinî alanda sivil toplum bilincinin zedelenmesi ve “cemaat” kavramının geniş kitleler nezdinde şüpheli hale getirilmesi, İslam düşünce geleneğinde önemli bir yere sahip olan dinî grupların itibarsızlaştırılmasıdır. Bir dinî yapının devlet kadrolarıyla, siyasî güçle, bürokratik imkânlarla ve dünyevî nüfuz alanlarıyla kurduğu yanlış ilişki, zamanla bütün cemaatlerin zan altında bırakılmasına yol açmıştır. Bu durum, yalnızca bir yapının hatasıyla açıklanamayacak kadar büyük bir manevî hasar olarak dinî grupların ciddî bir özeleştiri yapma zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. 

Cemaat kavramı, İslâmî ve içtimaî hayatımızda insanların iman, ahlâk, ibadet, fazilet, yardımlaşma ve manevî dayanışma etrafında bir araya gelmesini ifade eden kıymetli bir kavramdır. Cemaatlerin aslî vazifesi; insanları Allah’a yaklaştırmak, iman hakikatlerini tebliğ etmek, ahlâkî hayatı güçlendirmek, gençleri kötülüklerden korumak ve topluma manevî destek sunmak ve bu hususlarda rol model olmaktır.

Bu aslî vazife terk edilip devlet gücü, makam, kadro, nüfuz, ihale, medya ve siyasî pazarlık alanlarına girildiğinde, yalnızca ilgili yapı değil, cemaat ve hizmet kavramları da yara alır. 15 Temmuz’un en ağır derslerinden biri budur. Dinî hizmet iddiasıyla ortaya çıkan bir yapının devletleşme, kadrolaşma ve siyasî güç devşirme yoluna girmesi, toplumda dine ve dindarlığa olan güveni de sarsmıştır.

Bununla birlikte, 15 Temmuz gerekçesiyle bütün dinî grupları devletin kontrolüne alma, sivil manevî hizmetleri baskı altında tutma veya cemaatleri topyekûn itibarsızlaştırma anlayışı da en az diğeri kadar yanlıştır. “Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. İman ve Kur’ân nasıl inhisar altına alınabilir?” Devlet, dinî hayatı tekeline alamaz. Manevî hizmetleri bürokratik denetim mantığıyla tek tipleştirme ve devlet kontrolündeki yapılara dönüştürme eğilimi, sivil toplumun ruhuna ve dinî hakikatlerin özüne aykırıdır.

Bu çerçevede kamuoyuna yansıyan bazı raporlar, açıklamalar ve bürokratik yaklaşımlar, sivil dinî yapıların güvenlikçi bir gözle değerlendirildiği endişesini artırmıştır. Elbette devlet, hukuk dışı yapılanmalara karşı tedbir almakla yükümlüdür. Ancak meşru, şeffaf, sivil ve gönüllülük esasına dayalı manevî hizmetleri potansiyel tehdit gibi görmek dinî hayatı zayıflatır, toplumsal güveni azaltır ve sivil alanı daraltır.

Diğer taraftan, iktidarlara yakın durarak maddî ve bürokratik imkânlarla büyüyen dinî yapıların durumu da ayrıca sorgulanmalıdır. Devlet desteğiyle, siyasî yakınlıkla veya kamu imkânlarıyla büyüyen yapılar, bir süre sonra manevî cazibelerini ve ahlâkî bağımsızlıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. “hormonlu büyüme” denilebilecek bu durum, geçmişte yaşanan acı tecrübelerin başka biçimlerde tekrarlanmasına zemin hazırlayabilir.

15 Temmuz’un genç kuşaklar üzerindeki olumsuz tesiri de dikkatle değerlendirilmelidir.  Din adına yapılan yanlışlar, gençlerde dine, dindarlığa, cemaate ve manevî hizmetlere karşı mesafe oluşturabilmektedir. Eğer bir genç, dinî hizmeti devlet kadrolarıyla, siyasî hesaplarla, ekonomik çıkarlarla veya güç mücadelesiyle birlikte görmeye başlarsa, sadece bir yapıya değil, bizzat dinî değerlere karşı da soğuyabilir. Özellikle gençlerin geleceğe yönelik beklentilerinin tahribe uğradığı bir zeminde cemaat ve soru çalma kavramlarının bir araya getirilmesi gençleri dinî değerlere mesafeli hale getirmiştir. Bu, manevî geleceğimiz açısından çok ciddî bir tehlikedir.

Bu sebeple bugün bütün dinî gruplar için samimî bir muhasebe vaktidir. Kim hangi ölçüde devlete yaslandı? Kim siyasî güçle ilişki kurdu? Kim hizmeti makam, nüfuz ve imkân arayışıyla karıştırdı? Kim gençlerin imanına hizmet etmek yerine dünyevî başarıyı, görünürlüğü ve büyümeyi merkeze aldı? Bu sorular cesaretle sorulmadan 15 Temmuz’un manevî yaralarının sarılması zordur.  

Doğru olan cemaatlerin şeffaf, sivil, hukuk içinde, gönüllülük esasına dayalı ve siyasî iktidarlardan bağımsız yapılar olarak varlık göstermesidir. Devletin görevi ise inanç hürriyetini teminat altına almak, hiçbir yapıya imtiyaz tanımamak, hiçbir yapıyı da keyfî biçimde baskı altına almamaktır. Devlet bütün inanç gruplarına eşit mesafede durmalı; cemaatler de devletten ve siyasî iktidarlardan imtiyaz beklemeyen bir ahlâkî bağımsızlığı esas almalıdır.

Yeni Asya, bu noktada müsbet iman hizmeti çizgisini tekrar hatırlatmaktadır. Dinin izzeti, devletin gölgesinde değil, ihlâslı ve sivil hizmettedir. Cemaatlerin itibarı güçle değil ahlâkla; sayı çokluğuyla değil istikametle, siyasî yakınlıkla değil ihlâs, sadâkat ve şeffaflıkla korunur.

15 Temmuz’un manevî yaralarını sarmanın yolu, cemaatleri tasfiye etmek değildir; onları aslî vazifelerine döndürmektir. Bu aslî vazife iman, ahlâk, fazilet, şeffaflık, meşveret, istiğna ve müsbet hareket çizgisidir. Sivil, bağımsız ve rıza-yı İlâhî odaklı din hizmetinin itibarsızlaştırılması, toplumun manevî geleceğine vurulmuş ağır bir darbedir. Bu darbeyi tamir etmenin yolu da yine ihlâslı, hür, şeffaf ve sivil manevî hizmet anlayışını güçlendirmekten geçmektedir.

Adalet Talebi ve Hizmette Ölçü

15 Temmuz’un ardından ortaya çıkan hukukî mağduriyetler, haksız yargılamalar, toptancı suçlamalar ve masumların hukukunun zayi edilmesi karşısında susmak, Yeni Asya’nın çizgisiyle bağdaşmaz. Çünkü hak haktır; büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Zulüm de zulümdür; kime yapılırsa yapılsın reddedilmelidir. Bir masumun hakkı, umumun selameti gerekçesiyle dahi feda edilemez. Bu ölçü hem Kur’ân’ın hem de Bediüzzaman Said Nursî’nin adalet-i mahza derslerinin açık bir neticesidir.

Bu sebeple, “adalette doz aşımı olur mu?” sorusu ilk bakışta haklı ve güçlü bir itirazı ifade etmektedir. Gerçekten de adaletin kendisinde, hakkın müdafaasında, masumun hukukunu savunmakta aşırılık olmaz. Bir kişinin bile haksız yere mağdur edilmesi, hukuk ve vicdan nazarında önemlidir. Yeni Asya’nın yıllardır dile getirdiği temel yaklaşım, suç işleyenler cezalandırılsın; fakat suç işlemeyenlerin hayatı, ailesi, mesleği, haysiyeti ve geleceği toptancı uygulamalarla zayi edilmesin.

Ancak camiamız içinde dahi zaman zaman dile getirilen “doz aşımı” meselesi, kanaatimizce hakkın kendisiyle değil, hakkın savunuluş biçimi, yayın sıklığı, dil tercihi ve hizmet gündemindeki ağırlığıyla ilgilidir. Tartışmanın merkezinde “mazlumların hakkını savunmak fazla mı oldu?” sorusu yoktur. Hiç kimse bir mazlumun hakkını savunmanın fazla olduğunu söyleyemez. Asıl soru, “bir mesele, haklı da olsa, sürekli ve neredeyse tek gündem haline geldiğinde, hizmetin diğer vazife ve sorumluluklarını gölgede bırakır mı?” sorusudur. 

Bu çerçevede Said Nursî’nin “Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.” sözü önem arz etmektedir. Bir gazete, bir cemaat veya bir fikir hareketi yalnızca bir haksızlığı gündemde tutmakla mükellef değildir. Adalet mücadelesi elbette vazgeçilmezdir; fakat iman hizmeti, Kur’ân hakikatlerinin neşri, ahlâkî ve içtimaî meseleler, gençlik çalışmaları, aile problemleri, eğitim, demokrasi, hürriyet, insan hakları, meşveret ve cemaatlerin sivil kalması gibi pek çok alan da Yeni Asya’nın hizmet ufkunun içindedir. Bu alanlardan birinin diğerlerini tamamen gölgede bırakması, uzun vadede hizmet dengesini zedeleyebilir.

—Devam Edecek—

Okunma Sayısı: 6617
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Hüseyin ilhan

    19.07.2026 13:57:44

    Hilal kardeşim ben 28 SUBAT zulmünü yaşayan,bu zulüme karşı maddi ve manevi cihazını yapanım. Zulme karşıyız diyerek mağdurların üzerinden iktidar olup o ZULMU YAPANLARDAN HESAP SORMAK YERINE onları odullendiren iktidarının ortağı yapan mazluma zalimi seçilerek bir nevi siz doğru yaptınız,biz yanlış yapıyorduk dedirten üzenlerin 2 milyonu aşkın masum muslumanin katline, kanı olan,din kardeşini katleden siyonist her türlü desteği veren,İslama ve Müslümana hiyanetlik yapanı tenkit ediyor protesto ediyorum sizde hala bunu yapanı savunuyorsunuz. Baş örtüsünü 25 yıldır teminat altına almayan asla samimi olamaz. Niçin faizi kumarı israfı ve ahlaksızlığı teşvik efiyor Niçin adaleti katlediyor. Bu abideleri yanlış akademi.

  • Ahmet Said

    18.07.2026 22:55:18

    Yorumlarda da bir kardeşimizin yazdığı gibi tam bir strateji belgesi olmuş. Ne Haydo, ne de Haydar ağa denmiyor, biz diyoruz Haydar. Hazırlayan kardeşlerimizle ve yayın ekibimizle gurur duyduk.

  • Zekeriyya Kocalan

    18.07.2026 21:13:11

    Bu yazı hemen broşür haline getirilmeli ve geçmişte olduğu gibi alıp dağıtmak için kampanya düzenlenmeli. Yeni Asyanın ve R. Nur'un müsbet hizmet tarzı geniş kitlelere gösterilmeli, tanıtılmalıdır.

  • Hilal Düzdağ

    18.07.2026 14:46:00

    Bir bakalım: Kemalistlerin iktidarında durum nasıldı? Başörtümüzle bizi kampüse sokmuyorlardı. Ayasofya müze idi. Namaz kılmak suç sayılıyordu. Bugüne bakalım: Müslümanların bu türden sıkıntıları yok çok şükür. O zaman neden Kemalist iktidarları bu iktidara tercih etsin bu Müslümanlar? Hüseyin İlhan bunu nasıl söylüyor gerçekten hayret ettim.

  • Semanur Tunoğlu

    18.07.2026 12:12:35

    Üstadımızın yaşadığı dönemde Şeyh Said ve Esat Erbili gibi bir mazlum velilerin de bulunduğu sayısız Müslümanı istiklal mahkemeleri eliyle idam ettiler. Muhalefet partilerini kapattılar. İslama ait olan izleri silmek için inkilap üstüne inkilap yaptılar. Üstadımız ne yaptı? Risale-i Nurları yazdı. Mazlumları savunmak için elinin yetişmediği işlere girip enerjisini boşuna harcamadı. Bu bize bugün için örnek değil mi? Kaldı ki maddi ve manevi temizlik açıaından gülen ve avanesi o günkü Müslümanların yanından bile geçemez.

  • A. Yılmaz

    18.07.2026 11:52:18

    Hasan bey, hiç durmadan onları savunalım dediğiniz insanların karıştığı zulümleri biliyor musunuz? Soru çalmak, faili meçhullere karışmak, Muhsin Yazıcıoğlu cinayetinden bile onlar çıktı. Risale-i Nurları sadeleştirdiler. Yabancı ülkelere kaçtılar. Kod adı kullandılar. Saymakla bitmiyor.....Böyle zulümlerle dolu bir yapıyı savunmak Yeni Asya'nın işi olamaz. Tam tersi böyle bir yapıyı savunmak hakka bir zulümdür. Nurculuğa bir haksızlıktır.

  • HASAN DOĞAN

    18.07.2026 10:01:01

    Evet bir zulmü gördüğünüzde elinizleyahut diliniz ile veyahut da kalben buğzedin ki bu imanın en zayıf noktasıdır ferman ı peyganberiyi dinleyip ayyuka çıkan zulümleri vay efendim çok bahsediyorsunuz diye tenkid bence doğru değildir taki o zulüm bitene kadar da sürekli gündemde tutulmalıdır kanaatindeyi ki ancak zulüm o şekilde son bulur ve zalim zulmünden belki cayar.Çünkü sessiz kalındığı an hud suresi 113. ayet'in ikazı gözardı edilmiş olur.

  • Hüseyin ilhan

    18.07.2026 09:21:06

    Bugünün iktidarı siyasi ve maddi çıkarı olmadan bir tane icraatını gösterin görelim. Yaptıklarında komisyon almadan hatta kentsel dönüşüm işinde dahi 'Bağış adı altında aldıkları para 'haraç ,ilgili belediyelerinde resmi makbuz ile tahsil yerine neden,niçin makbuzun TUR-GEV,B.Spor kulüplerine verilir.

  • Hüseyin ilhan

    18.07.2026 09:17:25

    Dini cemaat-lerin yegane gayesi rızası ilahidir. Dini veya Dini cemaatleri sui-niyetlerine alet etmek,ettirmek normal siyasi tavır,idari hakmıdır . Dini istismar etmek sadece din hizmeti yapan sade vatandaş yaptığında veya devlet,müessese idareciliginde bir zihniyet yapınca 'yapar,olur,hakkı,denir mi. Biz dünü de- bugünü deyasayarak,hadiselerin bir kısmının künhununa vakıf olarak rahatlıkla,kesinlikle ifade ediyorum. Mevcut iktidar ülkede 'Hak,hukuk,adalet ve din adına,icraatlarından kesinlikle samimi değil. Öyle olsa dünün sistem iktidarları faizsiz mesken desteği verirken,ülkede eğitim tahsisli az,kamuda Kemalidt yapının her yere hakim olduğunda bugünün iktidarından farklı olarak samimane dine ve millete,ülkeye hizmet etmişlerdir.

  • İskender S.

    18.07.2026 02:29:38

    Siyaset tavanı ne kadar kirli olursa olsun, tabandaki insanın asıl ihtiyacı imandır, ahlaktır. Gazete, siyasetin o boğucu gündemini birinci sayfadan indirip, insanlığın ebedi dertlerine derman olan Nur derslerini yeniden başköşeye koymalıdır. Siyaset bir araçtır, amaç iman hizmetidir. Tıpkı Üstadın CHP’ye baktığı gibi, bugün de AK Parti tabanındaki veya bürokrasisindeki milyonlarca samimi, dindar ve vatansever insanı görmezden gelemeyiz. İktidara muhalefet edeceğiz diye, o tabandaki temiz insanları incitecek, onları ötekileştirecek toptancı bir dil kullanmak Nurculuğun şefkat esasıyla bağdaşmaz. Bizim derdimiz sistemin çarpıklığıyladır, bu konu üzerinde de yeni fikirler geliştirmek zorundayız.

  • İskender S.

    18.07.2026 02:26:10

    Geleceğe dair şu faydalı olabilecek bir tespiti de paylaşmak isteriz: Siyasal alanı sadece "yanlış avcılığı" üzerine kuran, çok katı bir muhalefet dili Nur'un mesleği olamaz. Üstadın, en katı dönemde bile CHP’nin yüzde 95'ini masum gören o toptancılıktan uzak, kucaklayıcı ve ilkeli dili, bugün siyasete bakarken asıl ihtiyacımız olan müspet restorasyondur. Mevcut dönemi istibdat veya tek adam dönemi olarak eleştirmek hukuki ve demokratik bir haktır. Ancak muhalefet, sadece "o gitsin" öfkesine sıkışırsa ahlaki üstünlüğünü kaybeder. Dilimiz, şahıslara vurmak üzerine değil; adalet, meşveret, şeffaflık ve liyakat gibi evrensel ve Kur'anî ilkelerin müdafaası üzerine kurulmalı. İktidar bir şeyi doğru yaptığında (örneğin dış politikada olumlu bir adım attığında veya sivil bir reforma giriştiğinde) bunu teslim edebilecek bir hakkaniyet taşımalı. Ancak o zaman yanlış dediğimizde toplumda bir karşılığı olur.

  • İskender S.

    18.07.2026 02:15:28

    Metnin özellikle son iki uzun cümlesi çok kıymetli ve bir o kadar da gecikmiş bir özeleştiriyi barındırıyor. O dönem fikri karşılık bulmayan o tek gündemli ve sürekli hale gelen tahşidat tehlikesi, cemaatin içinde çok ciddi bir sancıya yol açmıştı. Eski genel yayın yönetmeninin, özellikle sosyal medyanın iklimine kapılarak adalet mücadelesini tek ve mutlak gündem haline getirmesi, dışarıdan bakıldığında Yeni Asya'nın o gizli ajandalı örgütle (FETÖ) aynı çizgide, aynı amaca hizmet eden bir yapı gibi algılanmasına sebep oldu. Bu da cemaatin yarım asırlık sivil, şeffaf ve demokrat kimliğine içeriden ve dışarıdan çok büyük bir itibar hasarı verdi. Genel yayın yönetmeninin görevden alınmasına kadar giden o süreç, aslında kurumsal bir hayatta kalma refleksinin ve istikamet koruma iradesinin bir sonucuydu. Bu rapor; gecikmiş ama hakkaniyetli bir özeleştiri ve tam anlamıyla bir istikamet restorasyonu özelliği de taşıyor.

  • İskender S.

    18.07.2026 02:05:38

    Dört gündür bu sütunlarda yayınlanan yazı dizisi, bildiğimiz cemaat içi muhasebenin fersah fersah ötesinde bir niteliğe sahip. Metinlerdeki titizlik, sosyolojik isabet ve olayların sebep-sonuç ilişkilerini ele alış biçimi; küresel düşünce kuruluşlarının, yüksek devlet akıllarının hazırladığı o derinlikli, strateji raporlarını andırıyor. Bu kadar çalkantılı bir dönemi, duygusallığa kapılmadan, cerrahi bir soğukkanlılıkla masaya yatırmak her şeyden önce entelektüel bir haysiyetin tezahürüdür. Bu muazzam hafıza ve istikamet raporunu büyük bir cesaret ve hakkaniyetle kamuoyuna sunan Yeni Asya yayın heyetine ve emeği geçen her bir iradeye teşekkür ederiz. Bu metinler, sadece geçmişin bir hasar tespiti değil; geleceğin sivil, şeffaf ve adil Türkiye’sinin de yol haritasıdır ve bilmeyenlere rehberlik edecek güçtedir.

  • Nuri

    18.07.2026 02:04:39

    Şu cümle can alıcı: Devlet desteğiyle, siyasî yakınlıkla veya kamu imkânlarıyla büyüyen yapılar, bir süre sonra manevî cazibelerini ve ahlâkî bağımsızlıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. “hormonlu büyüme” denilebilecek bu durum, geçmişte yaşanan acı tecrübelerin başka biçimlerde tekrarlanmasına zemin hazırlayabilir....

  • S. Pelin Kurukahveci

    18.07.2026 01:15:37

    Yazının sonu çok önemli. Bizzat birçok okuyucumuz sözkonusu durumdan muzdarip. Biz hizmetimize dair bir gündem istiyoruz. 10 senedir gülenistlerin mağduriyet psikolojilerinden etkilendik. Çok şükür artık kurtuluyoruz.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı