Yeni Asya’nın tavrı burada da nettir: Suç işleyenler ve suça ortak olanlar cezalarını almalıdır. Ancak suç işlemeyenlerin hayatları, aileleri, meslekleri ve haysiyetleri toptancı yaklaşımlarla zayi edilmemelidir. “Birisinin hatasıyla başkası cezalandırılamaz” prensibi, modern ceza hukukunun yanında Kur’ânî adalet anlayışının da temel ölçülerindendir.
15 Temmuz’dan sonra oluşan mağduriyetleri dile getirmek, darbe teşebbüsünü hafifletmek anlamına gelmez. Aynı şekilde darbe teşebbüsünün ağırlığı da haksız yargılamaları meşrulaştırmaz. Bu iki hakikati birlikte savunmak gerekir. Çünkü hakkın hatırı âlîdir; hiçbir hatıra feda edilmez.
Bugün Türkiye’nin toplumsal barış ve huzur açısından ihtiyacı, delile dayanan, kişiye özel, bağımsız, tarafsız ve adil yargılamalardır. Hukukun üstünlüğüne dönüş hem mağdurların hukukunu koruyacak hem de gerçek suçlularla daha sağlıklı ve meşru biçimde hesaplaşmanın yolunu açacaktır.
Adalet, öfkeyle değil hukukla tecelli eder. Türkiye, 15 Temmuz’un yaralarını ancak darbecilerle hukuk içinde hesaplaşarak, masumların hukukunu koruyarak ve yargıya güveni yeniden tesis ederek sarabilir.
Manevî Hayatın Aldığı Ağır Yara
“En büyük musibet dine gelen musibettir” ikazı, 15 Temmuz’un manevî hayatta açtığı derin yaralarla da değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Zira bu hadise, devlet kurumlarını, hukuk düzenini ve demokrasiyi sarstığı kadar cemaat, hizmet, dindarlık, sadâkat, fedakârlık, birlik ve beraberlik ve manevî dayanışma gibi kavramları da yaralamıştır.
15 Temmuz’un ruh dünyamızda meydana getirdiği en büyük tahribatlardan biri, dinî alanda sivil toplum bilincinin zedelenmesi ve “cemaat” kavramının geniş kitleler nezdinde şüpheli hale getirilmesi, İslam düşünce geleneğinde önemli bir yere sahip olan dinî grupların itibarsızlaştırılmasıdır. Bir dinî yapının devlet kadrolarıyla, siyasî güçle, bürokratik imkânlarla ve dünyevî nüfuz alanlarıyla kurduğu yanlış ilişki, zamanla bütün cemaatlerin zan altında bırakılmasına yol açmıştır. Bu durum, yalnızca bir yapının hatasıyla açıklanamayacak kadar büyük bir manevî hasar olarak dinî grupların ciddî bir özeleştiri yapma zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir.
Cemaat kavramı, İslâmî ve içtimaî hayatımızda insanların iman, ahlâk, ibadet, fazilet, yardımlaşma ve manevî dayanışma etrafında bir araya gelmesini ifade eden kıymetli bir kavramdır. Cemaatlerin aslî vazifesi; insanları Allah’a yaklaştırmak, iman hakikatlerini tebliğ etmek, ahlâkî hayatı güçlendirmek, gençleri kötülüklerden korumak ve topluma manevî destek sunmak ve bu hususlarda rol model olmaktır.
Bu aslî vazife terk edilip devlet gücü, makam, kadro, nüfuz, ihale, medya ve siyasî pazarlık alanlarına girildiğinde, yalnızca ilgili yapı değil, cemaat ve hizmet kavramları da yara alır. 15 Temmuz’un en ağır derslerinden biri budur. Dinî hizmet iddiasıyla ortaya çıkan bir yapının devletleşme, kadrolaşma ve siyasî güç devşirme yoluna girmesi, toplumda dine ve dindarlığa olan güveni de sarsmıştır.
Bununla birlikte, 15 Temmuz gerekçesiyle bütün dinî grupları devletin kontrolüne alma, sivil manevî hizmetleri baskı altında tutma veya cemaatleri topyekûn itibarsızlaştırma anlayışı da en az diğeri kadar yanlıştır. “Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. İman ve Kur’ân nasıl inhisar altına alınabilir?” Devlet, dinî hayatı tekeline alamaz. Manevî hizmetleri bürokratik denetim mantığıyla tek tipleştirme ve devlet kontrolündeki yapılara dönüştürme eğilimi, sivil toplumun ruhuna ve dinî hakikatlerin özüne aykırıdır.
Bu çerçevede kamuoyuna yansıyan bazı raporlar, açıklamalar ve bürokratik yaklaşımlar, sivil dinî yapıların güvenlikçi bir gözle değerlendirildiği endişesini artırmıştır. Elbette devlet, hukuk dışı yapılanmalara karşı tedbir almakla yükümlüdür. Ancak meşru, şeffaf, sivil ve gönüllülük esasına dayalı manevî hizmetleri potansiyel tehdit gibi görmek dinî hayatı zayıflatır, toplumsal güveni azaltır ve sivil alanı daraltır.
Diğer taraftan, iktidarlara yakın durarak maddî ve bürokratik imkânlarla büyüyen dinî yapıların durumu da ayrıca sorgulanmalıdır. Devlet desteğiyle, siyasî yakınlıkla veya kamu imkânlarıyla büyüyen yapılar, bir süre sonra manevî cazibelerini ve ahlâkî bağımsızlıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. “hormonlu büyüme” denilebilecek bu durum, geçmişte yaşanan acı tecrübelerin başka biçimlerde tekrarlanmasına zemin hazırlayabilir.
15 Temmuz’un genç kuşaklar üzerindeki olumsuz tesiri de dikkatle değerlendirilmelidir. Din adına yapılan yanlışlar, gençlerde dine, dindarlığa, cemaate ve manevî hizmetlere karşı mesafe oluşturabilmektedir. Eğer bir genç, dinî hizmeti devlet kadrolarıyla, siyasî hesaplarla, ekonomik çıkarlarla veya güç mücadelesiyle birlikte görmeye başlarsa, sadece bir yapıya değil, bizzat dinî değerlere karşı da soğuyabilir. Özellikle gençlerin geleceğe yönelik beklentilerinin tahribe uğradığı bir zeminde cemaat ve soru çalma kavramlarının bir araya getirilmesi gençleri dinî değerlere mesafeli hale getirmiştir. Bu, manevî geleceğimiz açısından çok ciddî bir tehlikedir.
Bu sebeple bugün bütün dinî gruplar için samimî bir muhasebe vaktidir. Kim hangi ölçüde devlete yaslandı? Kim siyasî güçle ilişki kurdu? Kim hizmeti makam, nüfuz ve imkân arayışıyla karıştırdı? Kim gençlerin imanına hizmet etmek yerine dünyevî başarıyı, görünürlüğü ve büyümeyi merkeze aldı? Bu sorular cesaretle sorulmadan 15 Temmuz’un manevî yaralarının sarılması zordur.
Doğru olan cemaatlerin şeffaf, sivil, hukuk içinde, gönüllülük esasına dayalı ve siyasî iktidarlardan bağımsız yapılar olarak varlık göstermesidir. Devletin görevi ise inanç hürriyetini teminat altına almak, hiçbir yapıya imtiyaz tanımamak, hiçbir yapıyı da keyfî biçimde baskı altına almamaktır. Devlet bütün inanç gruplarına eşit mesafede durmalı; cemaatler de devletten ve siyasî iktidarlardan imtiyaz beklemeyen bir ahlâkî bağımsızlığı esas almalıdır.
Yeni Asya, bu noktada müsbet iman hizmeti çizgisini tekrar hatırlatmaktadır. Dinin izzeti, devletin gölgesinde değil, ihlâslı ve sivil hizmettedir. Cemaatlerin itibarı güçle değil ahlâkla; sayı çokluğuyla değil istikametle, siyasî yakınlıkla değil ihlâs, sadâkat ve şeffaflıkla korunur.
15 Temmuz’un manevî yaralarını sarmanın yolu, cemaatleri tasfiye etmek değildir; onları aslî vazifelerine döndürmektir. Bu aslî vazife iman, ahlâk, fazilet, şeffaflık, meşveret, istiğna ve müsbet hareket çizgisidir. Sivil, bağımsız ve rıza-yı İlâhî odaklı din hizmetinin itibarsızlaştırılması, toplumun manevî geleceğine vurulmuş ağır bir darbedir. Bu darbeyi tamir etmenin yolu da yine ihlâslı, hür, şeffaf ve sivil manevî hizmet anlayışını güçlendirmekten geçmektedir.
Adalet Talebi ve Hizmette Ölçü
15 Temmuz’un ardından ortaya çıkan hukukî mağduriyetler, haksız yargılamalar, toptancı suçlamalar ve masumların hukukunun zayi edilmesi karşısında susmak, Yeni Asya’nın çizgisiyle bağdaşmaz. Çünkü hak haktır; büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Zulüm de zulümdür; kime yapılırsa yapılsın reddedilmelidir. Bir masumun hakkı, umumun selameti gerekçesiyle dahi feda edilemez. Bu ölçü hem Kur’ân’ın hem de Bediüzzaman Said Nursî’nin adalet-i mahza derslerinin açık bir neticesidir.
Bu sebeple, “adalette doz aşımı olur mu?” sorusu ilk bakışta haklı ve güçlü bir itirazı ifade etmektedir. Gerçekten de adaletin kendisinde, hakkın müdafaasında, masumun hukukunu savunmakta aşırılık olmaz. Bir kişinin bile haksız yere mağdur edilmesi, hukuk ve vicdan nazarında önemlidir. Yeni Asya’nın yıllardır dile getirdiği temel yaklaşım, suç işleyenler cezalandırılsın; fakat suç işlemeyenlerin hayatı, ailesi, mesleği, haysiyeti ve geleceği toptancı uygulamalarla zayi edilmesin.
Ancak camiamız içinde dahi zaman zaman dile getirilen “doz aşımı” meselesi, kanaatimizce hakkın kendisiyle değil, hakkın savunuluş biçimi, yayın sıklığı, dil tercihi ve hizmet gündemindeki ağırlığıyla ilgilidir. Tartışmanın merkezinde “mazlumların hakkını savunmak fazla mı oldu?” sorusu yoktur. Hiç kimse bir mazlumun hakkını savunmanın fazla olduğunu söyleyemez. Asıl soru, “bir mesele, haklı da olsa, sürekli ve neredeyse tek gündem haline geldiğinde, hizmetin diğer vazife ve sorumluluklarını gölgede bırakır mı?” sorusudur.
Bu çerçevede Said Nursî’nin “Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.” sözü önem arz etmektedir. Bir gazete, bir cemaat veya bir fikir hareketi yalnızca bir haksızlığı gündemde tutmakla mükellef değildir. Adalet mücadelesi elbette vazgeçilmezdir; fakat iman hizmeti, Kur’ân hakikatlerinin neşri, ahlâkî ve içtimaî meseleler, gençlik çalışmaları, aile problemleri, eğitim, demokrasi, hürriyet, insan hakları, meşveret ve cemaatlerin sivil kalması gibi pek çok alan da Yeni Asya’nın hizmet ufkunun içindedir. Bu alanlardan birinin diğerlerini tamamen gölgede bırakması, uzun vadede hizmet dengesini zedeleyebilir.
—Devam Edecek—