15 Temmuz’un en acı derslerinden biri de devletle iç içe geçmiş, siyasî iktidarla karşılıklı menfaat ilişkisi kurmuş, bürokratik kadrolaşmayı hizmet yöntemi saymış bir yapının nasıl tahribatlara yol açabileceğidir. Böyle yapılanmalar bir noktadan sonra yalnızca kendisine değil, bütün dinî yapılara ve manevî hizmetlere zarar verir. Bu zarar, sadece hukukî ve siyasî alanda kalmaz; toplumun dine, cemaatlere, hizmet kavramına ve fedakârlığa bakışını da yaralar.
Yeni Asya’nın bu noktadaki çağrısı, cemaatlerin aslî vazifesine dönmesidir. Devlet bütün inanç gruplarına eşit mesafede durmalı; hiçbir cemaate imtiyaz tanımamalı, hiçbirini de keyfî biçimde baskı altına almamalı, siyaset de hiçbir grubu kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmamalıdır. Cemaatler ise devletten ve siyasî iktidarlardan imtiyaz beklemeyen şeffaf, sivil, gönüllü yapılar olarak uhrevi gayeler doğrultusunda varlık göstermeli, hukuk çizgisinin dışına asla çıkmamalıdırlar.
Dinî hizmetin haysiyeti de demokrasinin selameti de bu mesafede saklıdır. Devletin cemaatleşmesi de cemaatlerin devletleşmesi de yanlıştır. Doğru olan hukuk içinde kalan demokratik devlet, devletten bağımsız sivil cemaat ve siyasî hesaplara alet edilmeyen ihlâslı ve şefkat odaklı manevî hizmettir.
Gülen Yapılanması ve Nurculuk Tartışması
15 Temmuz sonrasında en çok istismar edilen konulardan biri, Gülen Hareketi’nin Risale-i Nur hizmetiyle ve Nurculukla ilişkilendirilme çabası olmuştur. Bu ilişkilendirme, hem Risale-i Nur’un müsbet hareket prensibini, hem de Yeni Asya’nın yarım asrı aşan açık, sivil, demokrat ve hukuk merkezli duruşunu perdelemeye dönük bir yaklaşımdır.
Bilhassa bazı siyasî çevreler ve medya organları, Gülen Hareketi’ni “bir tür Nurcu grup” gibi göstererek yalnızca Yeni Asya’yı değil, bütün sivil dinî cemaatleri zan altında bırakmaya çalışmıştır. Oysa bir kimsenin Risale-i Nur okuması, ondan istifade etmesi veya bazı ortak kavramları kullanması, onu Risale-i Nur’un hizmet metoduna bağlı hale getirmez. Esas olan iman, ihlâs, hürriyet, meşveret, adalet, istiğna, şeffaflık ve müsbet hareket prensiplerini bir bütün olarak kabul etmek ve hayata tatbik etmektir.
Yeni Asya’nın kurucularından merhum Mehmet Kutlular’ın, 28 Şubat’ın ağır şartlarında katıldığı bir televizyon programında Fethullah Gülen için söylediği “Nurcu değildir. Hocadır. Başka eserleri okuduğu gibi Risale-i Nur’u da okur” şeklindeki tespiti, bu ayrımı ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu tespit, şahıs merkezli bir değerlendirmeden ziyade, iki farklı hizmet anlayışının metodolojik olarak farklı kulvarlarda bulunduğunu da göstermektedir.

Geçmişte önde gelen bazı isimlerin Gülen’i Nurculukla ilişkilendiren veya onu aşırı ifadelerle öven beyanları olmuşsa da bu tür yaklaşımlar, hikmet ve istikamet çizgisini temsil etmemektedir. Bilhassa darbelere ve vesayetçi anlayışlara karşı Yeni Asya’nın ortaya koyduğu sivil, demokrat ve hukukî duruş, Gülen Hareketi’nin zamanla geliştirdiği devletçi, gizli ve bürokratik güç merkezli yapılanma tarzından temelden ayrıdır.
Risale-i Nur hizmeti, asayişi ihlâl eden, gizli gündemler taşıyan, devleti ele geçirmeyi hedefleyen, bürokratik kadrolaşmayı hizmet metodu haline getiren bir anlayışla bağdaştırılamaz. Bediüzzaman’ın hizmet çizgisi açıktır. İman hizmeti hiçbir dünyevî iktidarın basamağı yapılamaz. Cemaatler, insanların imanına, ahlâkına, faziletine ve ebedî saadetine hizmet eder. Devleti ele geçirmek, kadro paylaşmak, güç odaklarıyla hesaplaşmak ve siyasî iktidarlarla pazarlık yürütmek dinî yapıların işi değildir.
Gülen Hareketi’nin zamanla geliştirdiği hizmet tarzı ise Risale-i Nur’un temel prensipleriyle birçok noktada ayrışmıştır. Bu ayrışma yalnızca devlet kadrolarında örgütlenme veya siyasî iktidarlarla kurulan ilişkilerle sınırlı değildir. Yeni Asya çizgisi ile Gülen yapılanması arasındaki fark, cemaatlerin hiyerarşik yapılanmasına bakışta - ki Yeni Asya meşverete dayalı, çoğulcu, eşitlik esasına dayalı bir sistemi önerirken Gülen grubu dikey bir yapılanma içinde emir komuta zincirine bağlı bir komite görüntüsüne sahiptir- meşveret ve şeffaflık anlayışında, Kemalizm ve Türkçülük gibi resmî ideolojilerle kurulan mesafede, milliyetçilik meselesine yaklaşımda ve dinî hizmetin siyasî-bürokratik hedeflere araç edilip edilmemesi noktasında da açık biçimde görülmektedir.
Farklılıklar sadece bunlarla da sınırlı değildir.
Birincisi, devlet ve siyaset anlayışı bakımından ciddî bir fark vardır. Risale-i Nur hizmeti sivil kalmayı esas almış; devlet imkânlarını, bürokratik gücü ve siyasî nüfuzu din hizmetinin vasıtası haline getirmeyi kabul etmemiştir. Buna karşılık Gülen Hareketi, devleti aşırı derecede önemseyen, kamu kadrolarında örgütlenmeyi ve bürokratik güç devşirmeyi hizmet stratejisinin merkezine alan bir çizgiye yönelmiştir.
İkincisi, şeffaflık ve ahlâk anlayışı bakımından temel bir ayrışma vardır. Bediüzzaman’ın “en büyük hile hilesizliktir” düsturu, Nur hizmetinin açık, net, dürüst ve sivil sınırlar içinde yürütülmesini gerektirir. Aidiyeti gizlemek, dindarlığı saklamak, dinî hassasiyetleri “tedbir” gerekçesiyle askıya almak veya kimlik gizlemeyi bir hizmet metodu haline getirmek, Risale-i Nur’un ahlâkî ve manevî ölçüleriyle bağdaşmamaktadır.
Üçüncüsü, istiğna ve bağımsızlık prensibi bakımından derin bir fark vardır. Risale-i Nur hizmetinde maddî ve siyasî güç odaklarından bağımsız kalmak esastır. Hizmetin haysiyeti ve ulviyeti, dünyevî imkânlara, devlet desteğine, siyasî yakınlığa veya dış güçlerin himayesine bağlanamaz. Gülen Hareketi’nin ise malî kaynaklar, uluslararası ilişkiler ve devlet imkânları konusunda sergilediği tavır, zamanla ciddî güven problemlerine ve bağımlılık tartışmalarına yol açmış, dini hizmetlerin ulvî amacını ve haysiyetini zedelemiştir.
Dördüncüsü, Risale-i Nur metinlerine yaklaşım bakımından da önemli bir ayrışma söz konusudur. Yeni Asya çizgisi, Risale-i Nur’un aslî metinlerine, diline, bütünlüğüne ve müellifin tasarrufuna sadakati esas almıştır. Buna karşılık Gülen grubu tarafından “sadeleştirme” adı altında metinlerin değiştirilmesi, yalnızca ilmî ve edebî bir tercih değil, ciddî bir tahrifat ve Nur hizmetinin ana gövdesinde ciddî rahatsızlıklara sebep olan problemli bir müdahale olarak görülmüştür.
Bu farklar dikkate alındığında, Gülen Hareketi’ni Risale-i Nur hizmetinin tabiî bir devamı veya Nurculuğun bir kolu gibi göstermek tarihî, sosyolojik ve metodolojik olarak doğru değildir. Yine Gülen hareketini Yeni Asya çizgisi ile aynı paralelde gösterme çabaları da gerçeği yansıtmamaktadır. Yeni Asya’nın öteden beri dile getirdiği şekilde, Risale-i Nur’un merkezinde iman hakikatleri, ihlâs, hürriyet, meşveret, hukuk, müsbet hareket ve asayişin muhafazası vardır. Gizli ajanda, bürokratik kadrolaşma, siyasî güç hesabı, devlet imkânlarıyla büyüme ve taktiksel kimlik gizleme anlayışı bu çizgiyle telif edilemez.
Yeni Asya, bu sebeple öteden beri dinin siyasete âlet edilmesine de siyasetin dinsizliğe âlet edilmesine de karşı çıkmıştır. Aynı şekilde dinî hizmet adı altında devlet kadrolarına hâkim olma, bürokrasiyi yönlendirme, siyasî iktidarlarla pazarlık yürütme veya manevî değerleri dünyevî iktidar hesaplarının malzemesi yapma anlayışını da reddetmiştir.
Yeni Asya’nın duruşu bu noktada iki yönlüdür.
Bir taraftan Gülen Hareketi’nin Risale-i Nur hizmetiyle bağdaşmayan devletçi, gizli, siyasetli ve bürokratik güç merkezli hizmet anlayışını kabul etmemiş; diğer taraftan 15 Temmuz gerekçesiyle bütün dinî yapıları zan altında bırakan, sivil manevî hizmetleri itibarsızlaştıran devletçi reflekslere karşı çıkmıştır.
Bu değerlendirmeler, geçmişte Gülen yapılanması içerisinde yer almış ve zaman içinde bu yapıdan fikrî, kurumsal ve metodolojik olarak ayrışma sürecine girmiş kesimler açısından da mühim dersler ihtiva etmektedir. Bu çevreler bakımından sağlıklı bir yeniden konumlanma, yalnızca aidiyetin terk edilmesiyle sınırlı kalmamalı; şahıs merkezli bağlılık, kapalı hiyerarşi, gizlilik, taktiksel kimlik kullanımı, bürokratik nüfuz arayışı ve devlet imkânları üzerinden güç devşirme gibi problemli hizmet anlayışlarıyla da açık bir zihnî ve ahlâkî hesaplaşmayı içermelidir.
Bu çerçevede darbe, şiddet, hukuk dışı yapılanma, siyasî iktidar hesapları ve kamu otoritesi içinde örgütlü güç temerküzü ile arasına belirgin mesafe koyan; geçmiş tecrübeyi samimî bir özeleştiri süzgecinden geçiren; sivil, şeffaf, hukukî, meşverete dayalı ve rıza-yı İlâhî merkezli bir hizmet anlayışını benimseyen her arayış, hem manevî hayatın onarılması hem de toplumsal güvenin yeniden tesisi bakımından anlamlı bir imkân sunacaktır.
Burada hukukî sorumluluk ile manevî ve ahlâkî sorumluluğu birbirinden ayırmak gerekir. Kanunî anlamda suç işlememiş, darbe veya hukuk dışı faaliyetlere iştirak etmemiş kişilerin toptancı biçimde suçlanması doğru değildir. Ancak bir yapının yanlışlarını, devlet içinde güç devşirme yöntemlerini, kapalı hiyerarşik ilişkilerini, hukuk dışı eğilimlerini veya açıkça problemli tutumlarını uzun süre görmezden gelmek de manevî bakımdan bütünüyle sorumluluktan uzak bir tavır sayılamaz. Bu çevrelerde yer almış samimî insanların, suçlu oldukları için değil; fakat ahlâkî muhasebe, hizmet metodu ve cemaat-devlet-siyaset ilişkisi bakımından ciddî bir değerlendirme yapmaları gerekir. Zira yanlışlara sessiz kalmak, hataları meşrulaştırmak veya aidiyet duygusuyla gerekli tenkitleri ertelemek, hukuken suç olmasa bile manevî mesuliyet doğuran bir tutumdur.
YENİ ASYA
—Devam Edecek—