Türkiye’nin 1876 Anayasası ile başlayan demokrasi ve hukuk devleti yolculuğu, ne yazık ki 1909’daki 31 Mart Hadisesinden bu yana darbeler, muhtıralar, vesayetçi müdahaleler ve hukuk dışı iktidar arayışlarıyla sık sık kesintiye uğratılmıştır. Millet iradesinin yerine silahlı gücü, ortak aklın yerine vesayeti, hukukun yerine emrivakiyi koyan bu anlayış, Türkiye’nin yalnız kendi iç dinamiklerini değil, İslâm dünyasına emsal teşkil edebilecek demokratikleşme tecrübesini de hedef almıştır.
15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe teşebbüsü de bu uzun ve sancılı tarihin kanlı halkalarından biri olarak demokrasi tarihimize kara bir sayfa halinde geçmiştir. Kimden, hangi gerekçeyle ve hangi güç odaklarından gelirse gelsin, seçilmiş idareyi silah zoruyla devirmeye yönelen her teşebbüs; millet iradesine, anayasal düzene, hukuka, meşruiyete ve insan hayatına yönelmiş bir saldırı olarak tasvip edilemez.
Öyle anlaşılıyor ki 15 Temmuz’un hedefi yalnızca mevcut hükümet değildi. Türkiye’nin demokrasi birikimi, Meclis iradesi, hukuk devleti tecrübesi ve milletin sivil siyaset yoluyla kendi kaderini tayin hakkı hedefleriyle birlikte sivil dinî hizmetlerin felç edilmek istendiği anlaşılmaktadır.
Milletin sağduyusu ve kendi iradesine sahip çıkma bilinci sayesinde bu kanlı teşebbüs akim bırakılmıştır. O karanlık gecede hayatını kaybeden masum vatandaşlarımızı, güvenlik görevlilerimizi ve darbe teşebbüsüne karşı canını ortaya koyan bütün şehitlerimizi rahmetle yâd ediyor; gazilerimize şükranlarımızı ifade ediyoruz.
Yeni Asya, kurulduğu 1970 yılından bu yana, “Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şûradır” prensibini rehber edinmiş; darbelere, muhtıralara, vesayetçi müdahalelere ve hukuk dışı iktidar arayışlarına karşı açık bir tavır sergilemiştir. Çünkü Bediüzzaman’ın meşveret, hürriyet, adalet ve kanun hâkimiyeti eksenli toplum ve siyaset yaklaşımı, demokratik meşruiyeti vazgeçilmez bir esas olarak görmüştür. Bu bağlamda iktidarın hür seçimle gelmesi, hukuka bağlı olması, hesap vermesi ve yine seçimle gitmesi demokratik hayatın temelidir.
Bu sebeple Yeni Asya, 15 Temmuz gecesinde de sivil idareyi silah zoruyla devirmeye yönelen kalkışmanın karşısında durmuş; millet iradesinin ve anayasal düzenin yanında yer almıştır. Bu tavır, günübirlik siyasî tercihlerden değil, Kur’ânî esaslara dayanan demokrasi, hukuk, hürriyet çizgisinden ve bilincinden kaynaklanmaktadır.
Bununla birlikte darbe teşebbüsüne karşı çıkmak, darbe sonrasında yaşanan her uygulamayı kayıtsız şartsız tasvip etmeyi de gerektirmez. Darbeye karşı olmak başka, darbe gerekçesiyle hukukun askıya alınmasına rıza göstermek başkadır. Yeni Asya’nın tavrı bu noktada da nettir. Olağanüstü haller de olsa, hiçbir şekilde hukuk askıya alınamaz, hukuk çizgisinin dışına çıkılamaz. Bu bağlamda 15 Temmuz hadisesinde de aynı ölçüyle hareket edilmesi hukuk devletinin bir gereği kabul edilmelidir. Darbeciler ve suça iştirak edenler hukuk içinde cezalandırılmalı; fakat masumların hukukunu zayi edecek toptancı ve genelleyici uygulamalardan uzak durulmalıdır.
Adalet yalnızca suçlunun cezalandırılması değildir; aynı zamanda masumun hakkının korunmasıdır. Darbecilerle hesaplaşma bahanesiyle hukuk devletinden uzaklaşılmasının daha büyük tahribatlara yol açacağı açıktır.
Meş’um 15 Temmuz Hadisesinin gerçek bir muhasebesini ve hasar tespitini doğru yapabilmek ve istikbali doğru planlayabilmek ve yeni 15 Temmuzları yaşamamak için, darbelere zemin hazırlayan bütün vesayetçi, devletçi, gizli ve hukuk dışı anlayışlarla hesaplaşılması ve gelinen noktanın arka planı ile birlikte iyi tahlil edilmesi gerekir. Fakat bu hesaplaşma ve tahlil ancak demokrasi, hukuk, adalet ve hürriyet zemininde yapılırsa kalıcı ve sahici olur. Bilinmelidir ki, darbe ile mücadelenin yolu daha az hukuk değildir; daha güçlü hukuk, daha şeffaf devlet, daha sağlam demokrasi ve daha geniş hürriyettir.
Bugün bize düşen, geçmişin acılarını yeni kamplaşmaların malzemesi yapmak değil; o acılardan ders çıkararak daha hür, daha adil, daha demokratik ve daha sivil bir Türkiye idealine sahip çıkmak ve bunun yollarını göstermektir. Yeni Asya, Bediüzzaman Said Nursî’den tevarüs eden Kur’ânî ve Nebevî ölçüler ışığında bu vazifeyi deruhte etme gayreti içindedir.
Çarpık Cemaat-Devlet-Siyaset İlişkisinin Acı Neticesi
15 Temmuz’a giden sürecin zeminini doğru analiz edebilmek için, Türkiye’nin yakın döneminde cemaat, devlet ve siyaset ilişkilerinde ortaya çıkan problemleri ana hatlarıyla iyi tahlil etmek gerekir. 15 Temmuz özelinde, özellikle AK Parti iktidarı ile Gülen Hareketi arasında uzun yıllar devam eden pragmatik birlikteliğin doğurduğu sonuçlar kritik bir başlık oluşturmakta, dinî grupların siyasetle ilişkilerindeki ölçülerin nasıl olması ve hangi prensiplere yaslanması gerektiği sorusunun cevaplanmasını zarurî kılmaktadır.
2002 sonrasında devlet kadrolarının ehliyet ve liyakat esasına göre değil, zaman zaman aidiyet, yakınlık ve sadakat ilişkilerine göre şekillenmesi; siyasî iktidarın Gülen Hareketi’nin insan kaynağından yararlanarak bürokratik vesayete karşı güç devşirmesi, bu hareketin de devlet imkânlarıyla -devletin güvenliğini tehdit edecek boyutlarda- kontrolsüz biçimde büyümesi sonucunu doğurmuştur. İlk bakışta iki taraf için de kazanç gibi görünen bu çarpık ilişki, gerçekte hem devlete hem demokratik kazanımlara hem siyasete hem dine hem de cemaat kavramına ağır zararlar vermiştir.
Bediüzzaman’ın 31 Mart Hadisesi münasebetiyle sorduğu şu sual, bu noktada dikkat çekici bir ölçü sunmaktadır: “Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibahe etse, sonra da zâyiat vuku bulsa, kabahat kimdedir?” Bu ifade, elbette suçu işleyenlerin şahsî sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ancak bir yapının devlet imkânlarına, bürokratik kadrolara ve kamusal nüfuz alanlarına kontrolsüz biçimde girmesine kapı aralayan siyasî ve idarî tercihlerin de ayrıca muhasebe edilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. 15 Temmuz’a giden süreçte yalnızca fiilî failler değil, bu zeminin oluşmasına imkân veren yanlış devlet, siyaset ve cemaat ilişkileri de soğukkanlılıkla değerlendirilmelidir.
Diğer yandan Bediüzzaman’ın “siyasetli cemaatler” kavramlaştırmasıyla dikkat çektiği temel kritik hata, sivil dinî hizmet alanının siyasî ve bürokratik güç alanıyla karıştırılmasıdır. Cemaatlerin aslî vazifesi; iman, ahlâk, ibadet, fazilet, irşat ve manevî alanlardaki diğer hizmetlerdir. Dinî yapılar bu uhrevî ve ahlâkî zeminden uzaklaşıp devlet kadrolarında nüfuz elde etmeyi, bürokraside güç devşirmeyi, ekonomik ve siyasî imkânlardan pay almayı hizmet metodu haline getirdiğinde, hizmetin temel karakterini oluşturan “ihlâs” zedelenmekte; cemaat, sivil ve manevî bir yapı olmaktan çıkarak siyasî ve bürokratik bir aktöre dönüşmektedir.
Yeni Asya’nın öteden beri karşı çıktığı “siyasetli cemaat” anlayışı tam da budur. Din herkesin ortak değeridir; iç ve dış siyasetin propaganda aracı ya da dünyevî bir hedefin basamağı haline getirilemez. Dinî hizmetler siyasî iktidarların dayanağına, cemaatler de devlet içindeki gizli veya yarı gizli güç merkezlerine dönüştürülemez. Aynı şekilde devlet de cemaatleri kendi politikaları, operasyonları veya iktidar hesapları için kullanışlı bir araç gibi göremez.
Usul, her zaman esastan önce gelir. “Meşrû hedeflere ancak meşrû vasıtalarla gidilir” düsturu ihmal edildiğinde, hizmet iddiası güç devşirme yarışına; siyasî destek de kadrolaşma, imtiyaz ve nüfuz pazarlığına dönüşür. Nitekim 15 Temmuz öncesinde yaşanan karşılıklı faydalanma düzeni, zamanla bir menfaat ortaklığına, ardından da sert bir iktidar mücadelesine evrilmiştir.
Bu mücadelenin en tehlikeli tarafı, siyaset ile bürokrasi arasındaki meşrû sınırların aşılmasıdır. Demokratik sistemde amir olan, hukuk içinde seçilmiş siyasî iradedir. Bürokrasi, millet iradesinin üzerinde bir vesayet odağı olamaz. Seçilmiş siyasî iradenin hataları elbette meşrû muhalefet, hukuk ve demokratik denetim yollarıyla kontrol edilir ve eleştirilir. Bu bağlamda bürokratik mekanizmalar kullanılarak siyasî iradeye operasyon çekilmesi, üstelik bunu dinî bir kimlik üzerinden yapılması asla kabul edilemez.
Bu açıdan 15 Temmuz’a giden süreçte, 17-25 Aralık süreci, yalnızca bir yolsuzluk iddiası veya hükümet-cemaat çatışması olarak değil, devlet içindeki güç ilişkilerinin hukuk ve demokrasi sınırlarını aşması bakımından da değerlendirilmelidir. Bu süreçte yolsuzluk iddiaları ciddiyetle ve bağımsız yargı yoluyla araştırılmalıydı; ancak bu dosyaların bürokratik ve siyasî hesaplaşmanın aparatı haline getirilmesi, süreci daha yıkıcı bir krize dönüştürmüştür.
Burada iki taraflı bir yanlışlık söz konusudur. Bürokraside örgütlenen bir yapının seçilmiş siyasî otorite üzerinde vesayet kurma arayışı kabul edilemeyeceği gibi, siyasî iktidarların da cemaatleri oy, kadro, meşruiyet ve güç tahkimi için kullanması kabul edilemez. Hukuk devleti anlayışına da aykırı olan bu durum demokrasiyi de zedelemektedir. Hukuk devleti hem bürokratik vesayete hem de siyasî keyfiliğe karşı güvencedir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin “nur-topuz” ayrımı bu noktada hayatî bir ölçüdür. Burada “nur”, iman hakikatlerinin nasihat, irşat, tebliğ, temsil, ihlâs, istiğna ve müsbet hareket yoluyla gönüllere ulaştırılmasını; “topuz” ise devlet gücü, zorlayıcı otorite, siyasî nüfuz ve bürokratik baskı araçlarını ifade etmektedir. Dinî hizmetin esası nur ile hareket etmektir; yani ikna, şefkat, temsil ve hür iradeye hitaptır. Devlet topuzuna dayanarak dine hizmet edileceği zannı ise hem hizmetin ihlâsını zedeler hem de dinî yapıları dünyevî iktidar hesaplarının içine çeker. Bu sebeple bir cemaat devlete yaslanarak, siyasî güçten beslenerek veya bürokratik imkânlarla büyüyorsa, o büyümenin manevî sıhhati tartışmalı hâle gelir.
YENİ ASYA
—Devam Edecek—