Allah’ın evine, huzur-u Rahman’a varma heyecanı o kadar büyüktü ki grup disiplinimiz kalmamıştı. Dört grup olarak vazifelerimizi yapacaktık ve her grubun sorumlu bir rehberi vardı. Ben de ait olmadığım bir grubun içinde yerimi almış, “Bab’u-Selâm’dan (Selâm Kapısı) giriş yaparak Mescid-i Haram’a dahil olmuştuk.
Bütün dikkatimizle rehberimi takip ediyor, isteklerini yerine getiriyorduk. Bir noktadan sonra başımızı eğerek yürümeye dikkat etmemizi istemişti. Sadece hürmet gereği bunu yaptırdığını düşünürken birden bizi durdurarak başımızı kaldırmamızı söyledi. Kâbe karşımızdaydı ve o an itibarıyla yapacağımız her duanın kabul olacağını hatırlatıyordu.
İçimize akıttığımız gözyaşları eşliğinde dualarımızı dergâhı Rahman’a arzetme fırsatını hayatımda ilk defa buluyordum. Tarifi imkânsız bir hal yaşıyordum ve bir daha bunu yaşayabilir miydim, bilmiyordum. Bu şaşkınlık içinde yapabildiğim dualarımı sıraladım. Ancak çok yakınlarımın ve dostların dua isteğini nasıl ifa edecektim?
Kendimce bir çözüm bulmuş, Rabbime, “Benden dua talep eden herkesin hayırlı isteklerini kabul et Allah’ım” şeklinde yalvarıyordum. Sesli bir şekilde ağlamak Rabbimizin huzurunda edebe aykırı olmasaydı, belki Mescid-i Haram feryatlarla çınlayacak, yerlerde gözyaşı selleri akacaktı. Mescid-i Nebi’de olduğu burada Mescid-i Haram’daki bu sükût ve sekinet, başka bir ifade ile sessizlik içindeki edep ve haya ne kadar da Allah’ın evini ziyaret edenlere yakışıyordu.