Bu başlığı görünce çoğunuzun zihninde yerçekimi ya da kütle çekim canlanacaktır.
Oysa benim sözünü etmek istediğim, dünya sevgisinin ve mâsivânın mü’mini kendine doğru çekme kuvvetidir. Sessiz, ama güçlü bir çekim… Ben buna cazibe-i fânî diyorum.
Dünya sevgisi, bilhassa imanlı ve fıtratı bozulmamış kalbe birden hücum etmez. Önce yavaş yavaş merkezini kaydırmaya çalışır. Bu kaymada nefsin tembelliği, hevesi ve her şeyi meşrulaştırabilen dili; iblisin sürekli fısıldayan telkini birlikte çalışır.
Biri ister, diğeri yön verir. Biri arzuyu üretir, diğeri onu makul ve zararsız gösterir. Böylece Allah sevgisi kalpte durur; fakat merkezin dışına doğru çekilir. İnanç vardır, inkâr yoktur; fakat belirleyicilik zayıflamıştır. Kalp hâlâ Allah’ı sever, fakat hayat artık O’nun etrafında dönmez, ve bozulma böylece başlamış olur.
Cazibe-i fânîyi besleyen güçlü etkenlerden biri de arkadaş ve ahbap çevresidir. Peygamber Efendimiz’in (asm),
“Kişi, dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin”¹ ikazı, bu hakikatin apaçık bir delilidir.
Dost, fark ettirmeden tesir eder. Bununla birlikte sosyal medya, içtimaî hayat ve sürekli meşguliyet hâli bu çekimi daha da arttırır. Zihin dağılır, kalp yorulur, dikkat parçalanır. Hele içinde bulunduğumuz ahir zamanın karmaşası, bu cazibeyi daha da şiddetlendirir.
Bu durum çoğu zaman direnci kırar ve yeise sebep olur. İnsan, “Demek ki başaramıyorum” zannına kapılır. Oysa bilinmesi gereken hakikat bunun tam tersidir; Çekimin artması, kalbin kıymetinden; mücadelenin şiddetlenmesi ise yönün doğru oluşundandır.
İnsan, kalbi dünyaya meyilli, nefsi arzulu, ruhu sonsuza açık bir fıtratla yaratılmıştır. Dünya çekici olsun diye yaratılmış; insan da o çekime rağmen yönünü belirlesin diye imtihana tâbi tutulmuştur. Eğer dünya cazip olmasaydı, tercihin bir anlamı kalmazdı. Eğer nefis istemeseydi, sabrın değeri olmazdı. Eğer iblis fısıldamasaydı, istikamet bir irade göstergesi sayılmazdı. Demek ki cazibe-i fânî bir kusur değil; imtihanın zeminidir.
Risale-i Nur’da kalbin ve imanın takviyeye muhtaç olduğu ısrarla vurgulanır. İmanın yalnızca bir bilgi değil; tazelenmesi gereken bir nur olduğunu ifade eder. Nasıl ki beden gıdasız yaşayamaz; kalp de hakikatle beslenmeden istikametini koruyamaz. Bu sebeple ders, müzakere ve cemaat ruhu bir tercih değil; imanı muhafaza eden bir zırh hükmündedir.
Risale-i Nur’un ısrarla “şahs-ı manevî” vurgusu yapması da bundandır. Çünkü ferdin tek başına taşıyamayacağı yükü, cemaatin manevî şahsiyeti taşır. İnsan yalnız kaldığında nefsinin sesi yükselir; fakat hakikat halkası içinde o ses zayıflar. Sohbet, yalnızca bilgi aktarımı değil; kalbin merkezini yerinde tutan kardeşlerin birbirini istikamette tuttuğu bir denge unsurudur.
Cazibe-i fânî sona ermeyecek. Dünya çağırmaya devam edecek. Nefis istemekten vazgeçmeyecek. İblis açık günaha çağırmasa da fısıldamayı sürdürecek.
Asıl mesele düşmek değil, yerde kalmaktır.
Her düşüş bir son değil; bir yön düzeltme imkânıdır. Öyleyse yapılacak şey bellidir:
Ayağa kalk.
Abdest al.
Bir sayfa oku.
Bir hakikat dinle.
Bir kardeşini ara.
Risale-i Nur derslerinden kopma.
Çünkü istikamet, hiç savrulmamak değil; her savruluşta yeniden merkeze dönmektir.
Bin defa savrulsan da, bin birinci defa ayağa kalkmaktır.
Dipnotlar:
1- Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Ahmed rivayet etmiştir; Sünen-i Ebî Dâvûd - 4833.