Kâinatın sâhib-i zîşanı, şu âlem-i şehadeti bir meşher-i san’at ve bir pazar-ı ibadet suretinde halk eylemiş; ancak bazı mekânları, esmâ-i hüsnâsının tecelliyâtına tam bir ayine ve nurlu bir menba kılmıştır.
Âl-i İmrân Suresi’nin ferman-ı kudsîsiyle beyan buyurulan “Mekke’deki Kâbe” ve oradaki “apaçık nişâneler,” sıradan birer taş ve toprak yığını değil; belki her biri birer şeair-i İslâmiye olan kudsî levhalardır. Bu mübarek beldeler, maddî birer şehir olmaktan ziyade, beka âleminden bu fâni dünyaya uzanmış birer ruhanî köprü, birer Cennet bahçesidir.
Ticaret-i Uhreviyenin Kudsî Pazarı
İnsan bu dünyaya bir ticaret için gelmiştir. Bu ticaretin en kârlı, en nurlu ve en bereketli merkezi ise hiç şüphesiz Mekke ve Medine’dir. Risale-i Nur’un tabiriyle, bu mukaddes topraklar “pek çok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheridir.” (Şualar, s. 769.) Nasıl ki bir tüccar, panayır zamanı az bir sermaye ile büyük kârlar elde eder; aynen öyle de mü’min bir abd, bu mukaddes menzillerde az bir amel ile nihayetsiz sevap deryalarına dalabilir. Zaman ve mekânın kıymeti, içindeki nura göredir. Zira, “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.” (Age)
İşte bu sırr-ı azîm, Mekke ve Medine’de mekânın kudsiyetiyle birleşince, bir saatlik ibadet, bir ömre bedel bir elmas hükmüne geçer. Mescid-i Nebevî’de kılınan bir namazın, Mescid-i Haram hariç diğer yerlerdeki bin namazdan daha faziletli olması, rahmet-i İlâhiyenin mü’minlere bir ihsan-ı şahanesidir.
Peygamberlerin Medfeni ve Meleklerin Meşheri
Mekke-i Mükerreme, yeryüzünde bütün enbiya, mürselin ve melâikenin kalbgâhıdır. Kâbe’nin etrafında saf tutan üç yüz peygamberin ve Hacerü’l- Esved ile Rükn-ü Yemâni arasında sırrolan yetmiş nebînin varlığı, o toprağın her zerresini birer “makâm-ı İbrahim” hükmüne getirmiştir. Hz. İsmail’in (as) ve Hacer Validemizin Altın Oluk altındaki huzurlu uykuları, Hz. Nuh, Hud ve Şuayb’ın (as) Zemzem ile Makam arasındaki manevî nöbetleri, o mekânın bu dünyaya ait olmadığının en sadık şahididir. Bu beldeler, nefsin pasını silen birer manevî körük gibidir. Demir nasıl ateşle pasından arınırsa, mü’min de Mekke ve Medine’nin feyziyle günah kirlerinden öylece tasfiye olur. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (asm) müjdesiyle; oranın sıcağına sabretmek, Cehennem ateşinden fersah fersah uzaklaşmaya vesiledir.
Zahmet İçinde Rahmet
Bu kudsî yolculuk, meşakkati nisbetinde mükâfatı tazammun eder. Mekke zorluklar üzerine bina edilmiştir; lâkin ehl-i iman için “Böyle yerlerde ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.” Ayağa batan bir diken, rûhu kanatlandıran bir burak olur. Açlık, susuzluk ve yorgunluk; ebedî saadetin birer taksit ödemesi hükmündedir.
Netice-i kelâm; bu mübarek beldeler sıradan birer coğrafya değil, Arş-ı A’zam’ın yeryüzündeki birer izdüşümüdür. Oraya giden, sadece hicaz toprağına değil, kendi ruhunun derinliklerine ve Asr-ı Saadetin nurlu sinesine hicret eder. Cenab-ı Hak, bizleri o kudsî pazarda kârlı ticaret yapan ve Resul-i Ekrem’in (asm) şefaatine nail olan bahtiyarlardan eylesin.