Medine’de az kalmış, o Yüce Resul’e gelenek olarak bildiğimiz şekillerde salâvatları yapmıştık. Mekke’de doya doya 'Büyük Çevşen’i okuduğumda önemli bir fırsatı kaçırdığımı üzülerek farkettim. Çevşen’deki “Delailü’n-Nur” bu mekâna ne kadar da uygun salâvatlar, manalar ve dualar ihtiva ediyordu.
Mekke’de olduğu gibi Medine’den ayrılırken veda selâmlaması yapılması, kolay kolay kimsenin ihmal etmeyeceği bir husustur. Biz de ikinci ve son sabah namazı sonrası veda selâmlamamızı içimize akıttığımız gözyaşları eşliğinde yapmış, ettiğimiz duaların kabulünü Resulün şefaati eşliğinde Kâdiü’l Hâcât’a arz etmiş, buruk ve hazin bir kalple Medine’ye veda ederek yollara düşmüştük.
Medine’de ihramları giyerek Mekke’ye akışınız devam eder. Rehberlerimiz eşliğinde umre kafilemiz “Mikat” denilen bu mekâna ulaşmıştı. Vazifemizi ikmal ettikten sonra 434 kilometre olan yolumuza devam ettik. Artık “ihram yasakları” başlamıştı. Hiçbir canlıya zarar verme, saçımızı koparma, tırnağımızı kesme, vs. yasaklara uymamız, bu hassasiyet içinde kaşınan başımıza sabretmemiz ve bu yasaklara riayet etmemiz gerekiyordu. Bu süreç, Mekke’de umre yapıp ihramdan çıkıncaya kadar devam edecekti. Medine yolunda söylediğimiz salâvatların yerine, Mekke yolunda araçlarımızda coşkulu bir şekilde “telbiye” okuyarak Mescid-i Haram’ın yakınından geçip otelimize ulaşmıştık. Şahsî eşyalarımızı otobüsten indirip odaya bırakmış, abdest alarak Kâbe'ye gitme heyecanı ile araçlarımıza tekrar yerleşmiştik.