“Süreç”in handikaplarının başında, “terörsüz Türkiye” aldatmacasıyla demokrasi ve hukukun ıskalanması geliyor.
Oysa “süreç komisyonu”nun Meclis’e sunduğu raporda, öncelikle Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının uygulanmasıyla düşüncelerinden dolayı tutuklanan siyasetçiler ve gazetecilerin tahliyeleri gerekiyor.
Hâlen bir yılı aşkındır hapiste tutulan yirmi bir belediye başkanıyla, yüzlerce belediye çalışanının tutuksuz yargılanmaları; yargı kararı olmadan sayıları on üçü bulan atanmış kayyımlara son verilmesi ve yüz binlerce oy farkıyla seçilmiş başkanların âcilen görevlerine iâdeleri icâb ediyor.
Ne var ki bir yandan “iç barış” ve “iç cephe tahkimi”nden dem vurulurken, diğer yandan muhalefet belediyelerine baskınlara, il-ilçe başkanlarının derdestine devam edilmesi, “süreç” istifhamlarını daha da arttırıyor.
HUKUKSUZLUKLAR SÜRÜYOR…
Aslında muhalefeti sindirme maksadına matuf, hazineye en az 60 milyar dolara mal olan operasyonlar yapılırken, iktidar belediyeleriyle ilgili yolsuzluklara, kamu malını yandaşlara partizanca peşkeşe, irtikâba, ihaleye fesad karıştırmaya dair yüzlerce dosyadan bir tekinin dahi soruşturulmaması, olayın hukukî değil siyasî boyutlu olduğunu gösteriyor.
Ve “Demokrasi şarta bağlanamaz, pazarlık konusu yapılamaz. Kürt sorunu olmasa da bu topraklarda Cumhuriyetin demokratikleşmemesi sorunu var” tepkileri tabloyu özetliyor.
Bundandır ki “iktidar cephesi”nin gerekli kanunî düzenlemeleri kasten zamana yaydığından yakınan DEM Eş Başkanları, AYM’nin yanısıra hakkında AİHM’nin “hak ihlâli”nden üç tahliye kararını ilettiği on yıldır hapis tutulan “başta Demirtaş’la Cem Atalay gibi seçilmiş vekiller, Kobani davası ile Gezi direnişi tutukluları serbest bırakılsa, tutuksuz yargılamayla İmamoğlu ve arkadaşları görevlerinin başına dönse barışa ve demokrasiye büyük güven oluşturur; Türkiye derin nefes alır” uyarısında bulunuyorlar.
Kısacası “sürec”in “Öcalan’a umud hakkı”yla kalması, toplum barışı ve demokratikleşmeye dair hiçbir adımın atılmaması; kayyım atamalarının, antidemokratik baskıların sürmesi, demokrasi, hukuk ve yargının bağımsızlığı niyetinin olmadığını açığa çıkarıyor.
Belli ki iktidarın “gizli ajandası” var. Bahçeli’nin bile “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönmeli” temennisi de havada kalıyor.
İktidar mahfillerinden, “yasalara dair teklifleri ana muhalefetle DEM birlikte hazırlayıp versin” çarpıtmalarıyla kendilerince muhalefete tuzak kurmaya yeltenmeleri bunun bir diğer göstergesi.
ÂDETA ENTÜBE EDİLMİŞ!
Sonuçta terörist başının merkezine konulduğu “süreç”te iktidardakilerin “kurucu önder” dedikleri ve terör örgütünün otoritesini kabul etmesini telkin ettikleri terörist başıyla terör örgütü elebaşları ve militanların durumlarının düzeltilmesine hasredilmesi; beklentilerin hiçbirinin yerine getirilmemesi maksadı açığa çıkarıyor.
Bir taraftan “süreç”ten dem vururken, diğer taraftan “siyasetin sopası” haline getirilen yargı üzerinden muhalefetin büyük baskı altına alınması çelişkili çarpıklığı, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirtiyor.
Bu yüzden muhalefete yönelik operasyonlara Cumhurbaşkanı’nın arka çıkması, komplolarla, katakullilerle, samimiyetsizlikle muallel “süreç” demokratikleştirilmiyor. Halk nezdinde kabul görmüyor, toplumlaşmıyor, millete mal olmuyor.
Oysa Türkiye’nin diğer bütün sorunları gibi “Kürt sorunu”nun çözümü için de öncelikle Türkiye’nin demokratikleşmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması gerekiyor.
Sonuçta demokrasiyi, hukuku, hak ve hürriyetleri değil, “otoriter rejim” kıskacındaki “tek kişilik hükûmet”in ikamesine ayarlanan “süreç” âdeta entübe edilmiş, sürekli savsaklanıp öteleniyor…
Demokratikleşme yoksunluğu “süreç”i akamete uğratıyor…