Türkiye’de yargı krizinde. “Adlî sistem dışı tâlimatlı zincir”le yoğun antidemokratik ve hukuk dışı dayatmalarla hukuk “siyasetin cenderesi”ne sokuldu.
Anayasa Mahkemesi (AYM) ve AİHM’in “hak ihlâlleri”ne ilişkin kararları uygulanmazken, “Mahkemenin kararlarına uymuyorum, saygı da duymuyorum!” çıkışlarıyla, “yargıya söyledik, gereğini yapıyor!” ifşaatlarıyla sürekli yargıya müdahale edildi.
Önceki Adalet Bakanı’nın ikrarıyla 4 bin 6 hâkim ve savcının ihraç edildiği, yargı teşkilatının yüzde 50’sinin beş yıllık kıdemin altına düştüğü” vartada, iktidardakilerin istediği kararları vermeyip vicdanlarıyla karar veren yargıçlar sürgünlerle cezalandırıldı. (gazeteler, 15.7.25)
“Tepeden tâlimat”la önemli bir kısmı iktidar partisi teşkilâtlarında çalışmış partili avukatlardan oluşturulan “laf dinleyen” tecrübesiz yargıçlar, büyük kısmı Cumhurbaşkanı’nca atanan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nca terfi ettirilerek ödüllendirildi.
TÜRKİYE BÂDİREYE SÜRÜKLENİYOR
Özetle Adalet eski bakanlarıyla yüksek yargı organları temsilcilerinin yakınmalarıyla baskılarla “siyasallaştırılan yargı”ya güven sıfırlanmış. Yargıya güven içte olduğu gibi dışta da dibe vurmuş.
Üzerinden on yıl geçtiği halde 15 Temmuz Hâdisesi ile ilgili olarak adlî yardımlaşma ve anlaşmanın olduğu AB ülkelerinden bir kişinin dahi iade edilmeyip tek bir soruşturmanın açılmadığını söyleyen Adalet Bakanı’nın ikrarıyla, İçişleri Bakanlığı’nca İnterpol Daire Başkanlığı’nca İnterpol’e iletilen 2 bin 863 “kırmızı bülten” talebinden -uluslararası sözleşmelere rağmen- bir tekinin bile işleme konulmaması bunun göstergesi. (Hürriyet, 13.4.26)
Bu yüzden “tek kişilik hükûmet”te tek başına yürütmeyi oluşturan Cumhurbaşkanı’nın “emir ve tâlimatları”yla “siyasallaştırılarak” “siyasetin aparatı” haline getirilen “tâlimatlı yargı”nın su-i istimaliyle dayatılan siyasî operasyonlarla Türkiye tam bir bâdireye sürükleniyor.
“Demokrasi ekseni”nde 104. sıraya gerilemekle “hibrit/melez demokrasi”den “otoriter yönetimler”e, “hukukun üstünlüğü”nde 188., “basın ve ifade özgürlüğü”nde 154. sıraya düşülmesi bundan. Kararların hukukî değil, siyasî olduğu açıkça sırıtıyor.
Önceki hafta Ankara’daki Demokrasi Platformu panelinde dikkat çekilen haliyle yüz elli yıllık demokrasi deneyimine sahip Türkiye, dünyada adının başında “cumhuriyet” kelimesinin konulduğu “otokratik - totaliter ülkeler”in arasına sokuluyor.
“Kongo Cumhuriyeti”ndeki gibi Cumhurbaşkanı’nın seçimler öncesinde bütün muhaliflerini hapse atıp “yüzde 90’ı aşan uyduruk seçim”le “kazandığı”, müsaade edilen göstermelik tek “muvazaa rakibi”nin 1.8 oy aldığı, demokrasinin, hukukun, insan hak ve hürriyetlerinin, seçim ve sandık güvenliğinin olmadığı ekonomik yıkım ve iç savaş kargaşasındaki Orta Afrika “göstermelik cumhuriyetler” kulvarına düşürülüyor.
YARGIYLA SİYASÎ YASAKLAR…
Kısacası Türkiye “siyasî fetret dönemi”nde. OHAL altında yasa dışı geçersiz iki buçuk milyon “mühürsüz oyun” son dakikada sayıma sokulduğu 16 Nisan 2017 referandumuyla dayatılan “otokrasi”de siyaset, polis-jandarma operasyonlarıyla mahkeme salonlarına hapsedilmiş, âdeta fetrete girmiş.
Kronikleşen ekonomik bunalımda büyük iddialarla ortaya atılan iddianamelerin boş çıkması tepkisiyle toplumda erken seçim talebinin yaygınlaşmasına karşı “iktidar cephesi” oldukça zorda. “Cumhur ittifakı” ortaklarıyla Cumhurbaşkanı seçiminde yüzde 50’inin, Meclis’te çoğunluğun oldukça altına düşmeye devam eden oylarını bloke peşinde.
12 Eylül darbesindeki gibi seçilmiş siyasetçilerin “yargı”yla yeniden seçilmelerini engelleyen “siyasî yasaklar”a yelteniyor. Kumpaslarla toplum sürekli kamplaştırılıp kutuplaştırılıyor.
“Siyasileştirilen yargı” darbesiyle, siyaseti dizayn operasyonlarıyla milletin seçme hakkı alınıyor.
Siyasî fetrete karşı çözüm, siyasetin demokratikleşmesiyle Türkiye’nin âcilen “ucûbe rejim”den kurtulup demokratikleşmesinde.