"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İslâm âleminin ve Asya’nın bahtının anahtarı hürriyet ve meşverettir

25 Temmuz 2019, Perşembe
“Asya’nın ve âlem-i İslâmın istikbalde terakkîsinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve Şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve tali’ ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrutiyetteki şûrâdır.

***

Asrın Mahkemesi, Çağların Müdafaası: Divan-ı Harb-i Örfî Şerhi - 21

Dizi-21: HASAN GÜNEŞ
hasangunes@outlook.com

***

İşkenceler ve tek celsede idamlar

Bediüzzaman Said Nursî’nin Bekirağa Bölüğü ile ilgili değerlendirmelerine dönecek olursak. “Sizin işkenceli hapishanenin hali” diye başlıyor. 

Zaman müthiş. İki haftaya yakın devam eden büyük bir kargaşa, önce isyancıların estirdiği terör sonra Hareket Ordusu’nun estirdiği terör ve seri idamların devam ettiği bir hapishanede geçen zaman.

Mekân muvahhiş yani mahkûmların koridorlarda zor yer bulabildiği, orada yatan bir şairin ifadesiyle “yağmur rahmetinin içerde sel olduğu” bakımsız bir mahzen. 

Mahbusîn mütevahhiş. Tek celsede, temyizi olmayan bir mahkeme ile o kadar çok idam cezası veriliyor ki mahpuslar korku ve dehşet içindeydi. Birkaç kişi hariç cezalar mahkemede söylenmez kişi hapishaneye geri gönderilirdi. İdam cezası alan kişi, görevliler idama hazırlamak için gelip ismini okuduğunda anlardı. Bir görevlinin anlattığı hatıralarda “Mahpuslar bizi gördüklerinde Azrail görmüş gibi olurlardı. Çünkü biz geldiğimizde ya sonucu genellikle belli olan mahkemeye götürürdük ya da idam etmeye.” (Cellât Hasan, 3 Mart 1927 tarihli “Resimli Perşembe” gazetesi)

Gazeteler mürcif yani iftiracı ve fitneci. Yukarda ifade edildiği gibi 15 Nisan’dan (eski tarih) sonra isyanın bitmesiyle bir kısım insanlar özellikle kargaşayı tahrik eden gazeteler birden taraf değiştirip kendi suçlarını unutturmak için masumlara ve kargaşayı önlemeye çalışanlara yoğun bir iftira kampanyası başlatmışlardı. Evet, her devirde yaşanan bir karakter problemi ya da suçluluk psikozu…

Efkâr müşevveş. Kimin hangi maksatla ne yaptığı belli değil. Hürriyet, meşrûtiyet, basın, hak, hukuk, adalet ve şeriat kavramları zihinlerde tam yerine oturmamış. Kim suçlu kim suçsuz, kim hain kim kahraman düşünceler ve değerlendirmeler keşmekeş içinde.

Kalbler hazin, vicdanlar müteessir ve meyus. İçerde birçok kimse Bediüzzaman Said Nursî’nin “şimdiki hafiyeler eskiden beterdir” şeklinde ifade ettiği gibi atılan iftiralarla hapse düşmüş. Göstericiler, masumlar, provokatörler, isyancılar ve caniler iç içe girmiş devletin adalet terazisi hassas ölçmeye pek niyetli değil! Mahkemeye çıkanlar başta idam olmak üzere ağır cezalar almaya devam ediyor.

Şematetli sadist memurlar

Bidayet-i halde memurlar şemâtetli, nöbetçiler müz’iç olmakla beraber… 

Memurlar başlangıçta mahpusların çektiği işkencelerden, idam ve ağır ceza korkusundan şematetli yani sadistçe zevk alan kişiler. 

Bu arada Tirmizi’de geçen “şematet”le ilgili bir Hadis-i Şerif’i de nakledelim: “Din kardeşinize şematet etmeyiniz, başına gelen belâya ve musîbete sevinmeyiniz! Şematet ederseniz, Allah o belâyı ondan alır size verir.” Yukarıda bahsedilen Bekirağa Bölüğü’nün hâkim ve mahkûmlarının dönem dönem değişmesi bu Hadis-i Şerifin bir tecellisi olsa gerek.

Bediüzzaman Said Nursî’nin daha sonra telif ettiği “Sikke-i Tesdiki Gaybî” isimli eserinde Bekirağa Bölüğü ile ilgili şu ifadeler geçer: “Divan-ı Harb-i Örfî’de kendi idam kararımı beklerken, sebepsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğum koğuşa tahkir için geldikleri zaman, gayet acib bir surette söylediği o hâle mahsus bir şetmi (Daha sonraki senelerde Isparta hayatında) üç defa zalim ve garazkâr ehl-i dünyaya karşı sarfetmişti.

“Son Şahitler” isimli eserde bu hadise şu şekilde anlatılmaktadır:

“Sıcak bir yaz günü, İki Mekteb-i Musîbetin Şehadetnamesi isimli eseri tashih ediyorduk, matbaaya basılmak için ulaşacaktı. 

Bu vesileyle Zübeyir Ağabey bizlere şunları anlatmıştı: Üstad Hazretleri’ni 31 Mart’ta İstanbul Üniversitesi’nin altındaki bodruma (Bekirağa Bölüğü Hapishanesi) koymuşlardı. Oradaki koğuşlarda bulunan diğer mahkûmlara dayak atarlar ve işkence yaparlarmış. Onların sesleri her taraftan duyulurmuş. Bu arada Üstad Bediüzzaman’ın kapısı da açılarak, ona da hakaret ederek zulmetmek isterler. 

Üstad Bediüzzaman orada bulunan bir kürsüyü kaptığı gibi, kapıyı açan adamlara ve zaptiyelere karşı gök gürlemesi bir sesle: ‘Ey ekpekül küpekadan tekepküp etmiş köpekler!’ diye gürleyerek üzerlerine yürüyünce, genç Bediüzzaman’ın bu hücumu karşısında, adamlar ne olduğunu anlayamadan dehşet içinde kaçmışlar. Bir daha da taciz edememişler. Diğer mazlumlara da zulmetmekten vazgeçmişler.”

Bediüzzaman Said Nursî “bütün bunlara rağmen bir suçum olmadığı ve yapmam gerekenleri de yaptığım için vicdanen rahattım, vicdanım beni tâzib etmedi, rahatsız etmedi. Bu sebeple o hal yani zulümler bana eğlence gibi geldi” şeklinde açıklıyor. Ayrıca “Musîbetlerin tenevvüü ve çeşitlenmesi, musıkînin nağmelerinin tenevvüü gibi bana geliyordu.” diyordu.  Bu ifadesiyle mevcut iktidarın ve sıkıyönetimin hapistekileri ya da biat etmeyenleri manevî ve psikolojik olarak çökertme taktiklerine meydan okuyor ve boşa çıkarıyordu. Yukarda da bahsi geçen hatırada Cellât Hasan, sonradan idam edilen Kabasakal Mehmet Paşa’yı anlatırken büyük bir çöküntü içerisinde olduğunu Bediüzzaman Said Nursî’nin aksine rahat olduğunu ve paşayı teselli etmeye çalıştığını nakleder.

“Muarradır feza-i feyzimiz şeyn-i temennadan; 

Bize dad-ı ezeldir zîrden balâdan istiğna. 

Çekildik neşve-i ümitten, tûl-i emellerden; 

Öyle Mecnunuz ki, ettik vuslat-ı Leyla’dan istiğna.”

Şiiri o dönemdeki hadiselerle anlamaya çalışırsak:

Hak, adalet, iman ve kalb feyzimiz ya da pınarımız o kadar yüksek, temiz ve paktır ki onun fezası ve atmosferi de başkalarına temenna etmek ve boyun bükmek gibi lekelerden uzaktır.

HÜRRİYET KASİDESİ

Güçlülerin önünde eğilip doğrulmaktan istiğna etmek, tenezzül etmemek bize ezelden ihsan edilmiştir. Bezm-i Ezel’de ruhlar âleminde, ezel meclisinde “Kalu Belâ”da “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyen Rabbimize söz verdiğimiz zaman onun manası olan “başkalarını rab tanımamak ve istiğna etmek” bize ihsan edildi. 

İnsanların hiç ölmeyecekmiş gibi bitmeyen, uzayıp giden emel ve arzularından, beklenti ve ümitlerinin neşe ve sevincinden de çekildik.

Mecnun’un mecazi aşktan hakikî aşka yani İlâhî aşka terakki etmesi gibi mecazî aşktan da istiğna ettik. Öyle mecnunum ki Namık Kemal’den bu yana meşhur olan “hürriyet aşkı”ndan bile istiğna ediyorum. Sizin hapis ve idamınızdan kurtularak âşık olduğum hürriyeti kazanmak için sizden asla af ve minnet de istemiyorum. Burada ayrıca Namık Kemal’in Hürriyet Kaside’sindeki şu beytine de atıf ve telmih var:

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet 

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Namık Kemal’in şikâyet ettiği “hürriyet aşkına esir olmaktan” da istiğna ettiğini, hürriyetini kazanmak için de kimseye minnet etmediğini beyan ediyor.

Bütün bunlar önceki günlerde idam edilenlerin hâlâ sehpada asılı duran cesetlerinin gölgelerinin pencerelerden mahkeme salonuna düştüğü bir ortamda söyleniyor.

Tenbih: 

Medeniyetten istifam, sizi düşündürecek. Evet, böyle istibdat ve sefahete ve zilletle memzûc medeniyete bede- viyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlâksız eder. 

Fakat, hakîki medeniyet, nev-i insanın terakkî ve tekemmülüne ve mahiyet-i neviyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan, medeniyeti istemek insaniyeti istemektir. 

Hem de, mana-i meşrûtiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve âlem-i İslâmın istikbalde terakkîsinin birinci kapısı meşrûtiyet-i meşrûa ve Şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve tali’ ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrûtiyetteki şûrâdır. Zîra, şimdiye kadar üç yüz yetmiş milyon İslâm, ecanibin istibdad-ı manevîsi altında eziliyordu. Şimdi hakimiyet-i İslâmiye, âlemde, bahusus bundan sonra Asya’da hükümferma olduğu halde herbir ferd-i Müslüman, hâkimiyetin bir cüz-ü hakikisine malik olur. Ve hürriyet, üç yüz yetmiş milyon İslâmı esaretten halas etmeye bir çare-i yegânedir. Farz-ı muhal olarak, burada yirmi milyon nüfus tesis-i hürriyette çok zarardîde olsalar da, feda olsunlar. Yirmiyi verir, üç yüzü alırız. 

Yazık, eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir; su gibi memzûc olmamışlar. İnşaallah, elektrik-i hakaik-ı İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-i maarif-i İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek, bir mîzac-ı mûtedile-i adalet vücuda gelecektir. 

Yaşasın meşrûtiyet-i meşrûa, sağ olsun hakîkat-i Şeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet! 

İstibdadın Garibüzzamanı 

Meşrûtiyetin Bediüzzamanı 

Şimdikinin de Bid’atüzzamanı 

Said Nursî Medeniyetten istifa 

Bediüzzaman Said Nursî “Medeniyetten istifa”sına yani “Vatanımın yüksek dağlarında, yani, Başit başındaki ecram ve elvâh-ı âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceğim.” sözlerine açıklık getiriyor.

Osmanlı’da medeniyet denilince herkesin özellikle münevver ve aydın kesimin neredeyse kendisini kaybettiği elli senelik medeniyet macerasına kayıt ve itirazlarını ifade ediyor.

Medeniyet kelimesi ilk defa Türkçede 1838’de kullanıldığı görülüyor. Fransızca  “civilisation” kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. Bilindiği gibi önceden Yesrib olan Medine de, katı olan bedevî ve göçebelerden ayrı bir “şehir” manasındadır. Bu sebeple de kelime bir nevi İslâmileşmiştir. Ancak zamanla medeni denilince Avrupa, vahşi ve bedevî denilince de Asya’nın kabul edilmesi kelimeyi farklı bir çizgiye çekmiştir. Bediüzzaman Said Nursî buna itiraz etmektedir.

Fransız yazarlar kelimenin orijinali olarak Yunanca şehir manasındaki “police”in zamanla sadece güvenlik yani polis şeklinde kullanılmasıyla “civilisation”u kullanmışlardır. Kendi devlet ve toplumlarını en altta “vahşiler ve barbarlar” üstte de “medeniler” olarak sınıflandırmışlardır. Fransızların bu sınıflandırması daha sonra da Avrupa ve dışındakiler olarak ayrılmıştır. Bir nevi Roma’ya dönüş olmuştur. Bilindiği gibi Romalılar kendinden olmayanlara özellikle düşmanlarına barbar ve berberi derlerdi. Kendileri medeni onlar ise medenileştirilmesi eğer mümkün değilse yok edilmesi ya da köleleştirilmesi gereken vahşilerdi.

Polis devleti ve fakirleştiren medeniyet

Bediüzzaman Said Nursî’nin başka bir itiraz noktası ise “civilisation” yani medenileşmenin Yunancadaki “police” kökenine dönerek “polis devleti” olmasıydı.

Gerçekte istibdat insanlardaki vahşet ve bedeviyetin bir tezahürüdür. Ancak vahşî ve bedevî hayatta istibdadı herkese uygulamak zordur. Fertler bir şekilde kendilerinin istibdattan kurtarabilir. Medeni hayatta istibdattan kurtulmak zorlaşmıştır. Eski çağlardan itibaren düşmandan korunmak ya da diğer emniyet gerekçeleriyle sur içine giren şehirli ya da medenî toplumların hürriyetleri yönetimin şekline bağlı olmuştur. Büyük Fransız ihtilâliyle başlayan yeni dönemde monarşiden oligarşiye ve demokrasiye değişen geçişler olmuştur. Medenî istibdat kendisini eğitim, asayiş ve ekonomi ya da vergi olarak gösteriyordu. 

Sanayi inkılâbı, hürriyet ve demokrasi ile ilgili büyük mücadelelerin Batı’da başlaması ve ekonomide getirdiği büyük zenginlik Avrupa ve değerlerini popüler hale getirmiştir. Ayrıca Hıristiyan din adamlarının hürriyet ve demokrasi mücadelesinde muhalif tarafta yer almaları dinin tesirini zayıflatıp ahlâkî erozyona ve sefih yaşantıya sebep olmuştur.

Ekonomik gerekçelerle tüketim, sefahat gibi yaşantı şeklini teşvik etmesi ve ahlâkî değerlerdeki zafiyetin de tesiriyle gelir dağılımında büyük uçurumlar meydana getirmiştir.

-DEVAM EDECEK-

Okunma Sayısı: 1141
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı