"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Mânevî fetih mücadelesi her sahada devam ediyor

31 Mayıs 2019, Cuma
İman küfür davasında, ehl-i hakikat ehl-i dalâlet mücadelesinde, feth-i mübinin 566. yılında İstanbul’un mânevî fethi cephesinde hâl-i hazırda gelinen nokta bu. Yaşanan tablo, ehl-i hakikat cihetiyle pek başarılı görünmese de mânevî fetih mücadelesi her sahada bütün hızıyla devam ediyor.

İslâm Yaşar - İstanbul'un Manevi Fethi - 3

Ehl-i küfrü ve onlardan cesaret alan, destek gören Ehl-i dalâleti temsil eden menhus ruhu muhasara eden ilk mânevî hisardı bu. Münevverdi, mükemmeldi, muazzamdı, muhkemdi, mütekâmildi. ‘Kur’ân’ın mânevî mu’cizesinin tecessüm etmiş şekli olduğundan beşer eliyle yıkılması, bozulması, dağıtılması, yok edilmesi pek mümkün değildi. 

Müellifinin tasrihi ile ‘Bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mu’cize-i Kur’âniye’ (Kastamonu s: 19) olduğundan kıyamete kadar mezkûr hususiyetlerini müessir bir şekilde koruyacağı âşikârdı. Fakat eser olması hasebiyle, yazılması muhtemel kitaplara mukabele etse de fütuhata tek başına yetmezdi.  

Bediüzzaman, mânevî hisar mahiyetindeki bu muazzam külliyatın mütemmimi olacak şekilde; muhasaranın ‘atom bombası’ kadar tesirli topları, tüfekleri, gülleleri, cemiyetin her kesimi ile irtibat kurabilen portatif köprüleri, içtimaî tünelleri, hareketli kuleleri, gemileri mesabesindeki ikinci içtimaî hisarı da tesis etti. 

Yıldırım Bayezid’in ve Sultan Mehmed’in hisarları yekpare kaya kütlelerinin üzerine inşa edilip irili ufaklı taşları harçlarla birbirine bağlanarak sağlamlaştırıldığı gibi Bediüzzaman da bu içtimaî hisarını tesanüt temeli üzerine oturttu, taşları mesabesindeki müntesiplerini de birbirine uhuvvet, muhabbet, muavenet bağları ile bağlayarak yekvücut bir mânevî şahsiyet hâline getirdi:  

Risâle-i Nur cemaati.

Cemiyet içinde İman-Kur’ân dâvâsı, Nurculuk, Risâle-i Nur hizmeti, Nur Hareketi adları ile de iştihar eden bu içtimaî hisar, tesanüt temeline dayandığı, ihlâs sırrıyla hareket ettiği, cemaat kuvveti kazandığı ve güçlü bir şahs-ı mânevî meydana getirdiği için ehl-i dalâletin hamakat surları, dalâlet hendekleri, ifsat mihrakları, inat kaleleri üzerine yaptığı ‘müsbet hareket’ tarzındaki savletler tesirli oldu. 

“Allahu Ekber, Allahu Ekber.”

O kadar ki; ‘Allah Allah Allah’ naraları ile Bizans surlarının burçlarına dikilen Sancak-ı Şerif misâli, Ayasofya Camii’nin minarelerinden mezkûr nidalarla okunan ezan-ı Muhammedînin yükselmesini ve külliyenin küçük bir bölümünün de olsa mescit şeklinde tanzim edilip ibadete açılmasını sağlayarak İstanbul’un mânevî fethi yolunda büyük bir merhale kazandı. 

“Ehl-i dalâlet, Risâle-i Nur’un elmas kılınçlarına mukabele edemedikleri için şakirtleri içinde derd-i maişet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek; meşrebler veya hissiyatları muhalefetinden, zayıf damarları bulup şakirdler içindeki tesanüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım.” (Kastamonu s: 336)        

Bediüzzaman’ın bu sözlerle de ifade ettiği gibi önceleri Risâle-i Nur hisarının telifine mani olmak isteyen Ehl-i dalâlet, onu yapamayınca risâlelerin tesirini azaltacak eserler yazdırmayı denedi. Beceremeyince Risâle-i Nurlar’a kitapla mukabele edemeyeceğini anladı ve devlet tekeline alma veya devletin kontrolüne aldığı kişilere, sadeleştirme bahanesi ile diline, üslûbuna, muhtevasına müdahale ettirip asliyetini bozdurma cihetine giderek zahiren makul görünen menfur hamleler yaptırdı. 

Devlet kuvveti, hükümet yetkisi, hamakat yardımı ve yerli, yabancı filozofların fikrî destekleri ile yaptıkları saldırılarda muvaffak olamayınca taktik değiştiren ehl-i dalâlet, bu sefer ikinci hisarı hedef tahtasına koydu. Nur camiâsının işleyişini iyice inceledi. Maddî mânevî kuvvet kaynaklarını, şevk membalarını, meziyetlerini, zaaflarını, zayıf damarlarını, hassas noktalarını tesbit etti. 

Maksadı, onları gruplara bölüp aralarına nifak sokarak birbirine düşürmek ve tesanütlerini sarsmak, ihlâslarını bozmak, aralarındaki irtibat bağlarını keserek cemaat kuvvetini kaybettirmekti. Onları gerçekleştirdiği takdirde kendisinin yeni bir şey yapmasına gerek kalmazdı. Çünkü o zaman onlar birbirlerine, kendisinin yapamayacağı kadar çok zarar verebilirlerdi.

“Sakın; çok dikkat ediniz, içinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatadan hâlî olmaz, fakat tövbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan sizi kardeşlerinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit deyiniz ki: ‘Biz değil böyle cüz’î hukukumuzu; belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi, Risâle-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibariyle dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir’ deyip nefsinizi susturunuz. Medar-ı niza bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebte olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.” (age) 

Bediüzzaman Said Nursî, ehl-i dalâletin, Nur şakirtlerinin tesanüdünü sarsmak için hazırladıklarını hissettiği mezkûr plânları tesirsiz hâle getirmek için talebelerine bu tavsiyelerde bulunmuştu. Nur Talebeleri onun ‘deyiniz’ dediği ifadeleri belki yüzlerce defa derslerde okudukları, birbirlerine dedikleri hâlde yaşayamadıklarından Risâle-i Nur hisarı ile aralarındaki ‘en kuvvetli rabıta olan tesanüd’ sarsıldı.

Mânevî fethin bu güçlü hisarının hasar görmesinden cesaret alan ehl-i dalâlet, bir yandan ehl-i hakikatin kalesi hükmündeki diğer cemaatleri, hizmet hareketlerini de aynı taktikte tesirsiz hâle getirip bazılarını, çeşitli yollarla kendisine râm ederken, diğer yandan içlerindeki Cibali Baba fıtratlı hissiyat mihraklarını harekete geçirerek ehl-i dalâletin vekiline alenen mübalâğalı methiyeler yaptırdı.

Bunların yanı sıra, Nurcuların cemaat kuvvetlerini kaybetmelerini sağlayacak taktikler geliştirip plânlar hazırlarken, kendisi cemaat kuvveti kazanma gayreti içine girdi. 

Bunun da yetmeyeceğini bildiğinden bazı komutanları iğfal ederek askerî ihtilâl yaptırdı ve İstanbul’un mânevî fethinin gecikmesine sebep olacak yeni mevziler elde etti.

İlk hamlede Ayasofya Camii’nin minarelerinden yükselen Ezan-ı Muhammediyi susturdu, mescidin kapısına kilit vurdu. Daha sonra yapılan bazı hamlelerde ehl-i hakikat mezkûr mevzileri kısmen geri aldı ise de, kendi içindeki meselelerle meşgul olduğundan ihtilâfa düştü ve Bediüzzaman’ı hayretler içinde bırakıp esef ettirecek bir hâle geldi: 

“Hem mûcib-i taaccüb, hem medâr-ı teessüftür ki ehl-i hak ve hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilâf ile zâyi ettikleri hâlde; ehl-i nifak ve ehl-i dalâlet, meşreblerine zıt olduğu hâlde ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar, yüzde on iken yüzde doksan ehl-i hakikati mağlûb ediyorlar.” (Kastamonu s:106) 

İman küfür dâvâsında, ehl-i hakikat ehl-i dalâlet mücadelesinde, feth-i mübinin 566. yılında İstanbul’un mânevî fethi cephesinde hâl-i hazırda gelinen nokta bu. Yaşanan tablo, ehl-i hakikat cihetiyle pek başarılı görünmese de mânevî fetih mücadelesi her sahada bütün hızı ile devam ediyor.

Aradan geçen zaman içinde fetih güzergâhındaki maddî hisarlar aslına uygun şekilde tamir edildiği ve hisarların, fâtihâne ruhu sinesinde saklayan camileri yeniden yapılıp ibadete açıldığı gibi; mânevî fethin mânevî hisarları hükmündeki cemaatler de ‘tesanüdü temin hususundaki mükellefiyetlerini idrak edip ‘dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etme vazifelerini’ yerine getirme temayülü içine girdiler.

Mü’minlerin mâbeyninde mayalanan mânevî fetih ruhu canlandı, memalik-i Osmaniye’nin ortasında kalan Konstantiniyye’yi andıran Ayasofya’nın etrafı, gönül erleri tarafından sarıldı. Burçlarda dalgalanan bayrak misâli, Ayasofya minarelerinden günde beş vakit Ezan-ı Muhammedi okunuyor, külliyenin içindeki türbeler ziyaret ediliyor, mescitte namaz kılınıyor.

Mehterânı andıran tekbir, tehlil, tesbihât, salât ü selâm sedalarının gittikçe daha gür bir hâl alması, hâlisane yalvarışların, yakarışların çoğalması, Ayasofya etrafında duâ nöbetlerinin tutulması, meydanlarda fetih namazlarının kılınması mânevî fethin zamanının iyice yaklaştığını gösteriyor. 

Resmî sıfat taşıyan devlet erkânının ve hükümet ricalinin gafletine, bir kısım ehl-i hakikatin onlara tebaiyetine, âlem-i İslâmdan gelen mânevî yardımların büyük ölçüde kesilmesine, ehl-i dalâlet mülhitlerinin inadına, feleğin rağmına olarak, İnşallah o mu’cize-i Muhammediye de gerçekleşecek ve İstanbul maddî bakımdan fethedildiği gibi ‘elbet’ mânen de fetholunacaktır.  

Zîra, vazife ve emir mânâsı da taşıyan o kudsî müjdeyi de yine, tılsım-ı kâinatın keşşafı, âlemlerin mutasarrıfı, hâl-i âlemin müdebbiri, müjde peygamberi, muhbir-i sadık, bürhan-ı nâtık, Habib-i Rabbü’l Âlemin olan Resûl-i Ekrem Hazret-i Muhammed Aleyhisselât’ü vesselâm Efendimiz vermiştir. 

“Konstantiniyye’yi ilimle ve mânen Mehdi fethedecek.”

  —SON—

Okunma Sayısı: 1243
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı