Hiçbir şey yokken, Cenâb-ı Hak en evvel, Hâlık isminin en azamî tecellisiyle “Levlâke Levlâk...” diye methettiği Muhammed-i Arabî’nin (asm) nurunu yarattı ve Nur isminin azamî tecellisiyle o nura göz kamaştıran bir parlaklık ve cazibe verdi. Hafiz isminin ve bütün Esma’nın azamî tecellileriyle bütün varlık âlemlerinin bütün hayır ve güzelliklerini o nurun içine dercetti. Fettah isminin azamî tecellisiyle de, âlemin çekirdeği hükmündeki o nuru açarak on sekiz bin âlemi ve koca kâinatı tecessüm ettirdi.
Kâinat ve âlemlerin yaratılışında var olan cezbe kanununda, atom içi âlemde elektronların çekirdek etrafında belli bir nizam ve intizam dahilinde Mevlevî gibi dönmeleri misüllü, Nur-u Muhammedî (asm) etrafında da, ezelden-ebede, her şey onun cazibesi ile döner durur ve şekillenir. Bu noktadan O; varlık, şehadet ve gayp âlemlerinde akıp giden bütün hayır ve güzelliklerin halitası, DNA’sı ve şifresi mahiyetindedir.
Onun zat ve şahs-ı manevîsi nazarından bakıldığında, âlem-i şehadet ve gaybın ve onlara akan bütün hüsün ve hayrın temessül ettiği; ubudiyet ve tesbihat-ı kâmilenin üzerinde temerküz ettiği koca bir kâinattır Muhammed (asm).
O; varlık âleminin dünya istasyonuna teşrif edince âlemin şekli değişmiş; o gün güneş bir başka tulû etmiş, ay her zamankinden daha da bir nurlu doğmuş, sular bir başka çağlamış, atom zerreleri onun cazibesiyle her zamankinden daha fazla bir şevk ve heyecanla devretmiş… O gün açan güller, o renk ve güzellikte bir daha açmamışlar. Onun varlığına has olarak ondan aldıkları kokuyla bir kere âlemi güzel kokulara garketmişler ve o kokuyu ona, yani asıl sahibine geri vermişler. O güzel koku o günden sonra sadece onun misk ü amber kokan vücûd-u mübareğinde varlığını devam ettirebilmiş. Bütün varlık âleminin bülbül-ü zişanının nurlu varlığı ve güzel ve hikmetli avazı karşısında, onu tebrik ve teşyi etmek için, bülbüller o günkü güzellikte bir daha hiç ötmemiş. Kısaca âlem âlem olalı böyle kutlu bir anı ne görmüş ne de görecek. Varlık âlemi bu kadar kudsî bir şehrayne ilk ve son defa şahit olmuş.
Onun dünya âleminde misafir olduğu 63 nurlu senenin her anı varlık âlemine bir daha yaşanmayacak en mutlu ve muhteşem anları yaşatarak, Levh-i Mahfuz âlemlerine en muhteşem manzaraları resmetmiş. Onun ve bütün varlık âleminin Asr-ı Saadetinde, kurtlar, onun nuru ve cazibesiyle koyunların hizmetine girmiş; güneş tevakkuf ederek onu selâmlamış; sular cezbeye gelerek onun mübarek parmaklarını on musluklu çeşmeler gibi akmış; Rabbi katındaki muhabbetinin celâliyle ay şak ederek ikiye bölünmüş; ağaçlar “Esselemü aleyke Ya Resulullah!” nidalarıyla yerlerinden şak edip, onu selâmlayıp Kâinat Sultanının son mebusu olduğuna şehadet etmiş. Koca sultanlar sahip oldukları muhteşem saltanatlarını hiçe sayarak onun aşkıyla “Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî’nin ayağına giydiği ayakkabının bağı olsaydım!” diye iç çekmiş.
Ya Rasulullah (asm)! Senin adını her andığımızda bunları hatırlayarak seni anarız. Senin dünya misafirhanesinde kaldığın ve yaşadığın her anı seninle yaşamak; bastığın her zerre toprağa yüz sürmek; seni gören her varlığı senin adınla selâmlayıp tesbihatlarına iştirak etmek; her biri birer nurlu yıldız ve güneş olan nurlu Ashabının sohbetlerine iştirak edip onunla nurlanmak… Kısaca sana ait her anı ve her şeyi bağrımıza basarak yaşamak en büyük arzu ve emelimiz ve Rabbimize niyazımızdır.
Ya Rasulullah (asm)! Ne olur, peygamberlerin bile “Nefsi, nefsi!” dediği o büyük hesap gününde, o merhamet dolu nurlu gözlerinle, ne olur bize de bir kere olsun bak! Bizi tanıyarak “Ümmetim!” de ve bizi de sancağının altında topla!
***
”Kutlu Doğum” faaliyetlerinin varlık ve insanlık âleminin son rehberi Yüce Peygamberimizin (asm) daha çok anlaşılarak beşeri içine düştüğü girdaplardan kurtarmasına vesile olması dileğiyle, onun (asm) nurundan ilham alarak yazdığım şiirimi size arz ediyorum.
Rabbim cümlemizi kendisine makbul birer kul, yüce Rasulüne ise ümmet eylesin! Amin!
ŞAHS-I MANEVÎ-İ NUR-U MUHAMMEDÎ,
Kâinat Sultanı, Hâlık ismiyle halk etmeyi murat etti on sekiz bin âlemi,
Bihakkın şehadet ve gayb âlemlerinin çekirdek-i aslîsi ve envar-ı neyyiresi olan,
Nur-u Muhammediyeyi yaratıp, bilcümle bunları Hafiz ismiyle bu nur içine dercetti,
Fettah ismiyle o nuru açıp, Şahs-ı manevî-i Nur-u Muhammediyi on sekiz bin âlem eyledi.
Kendi lisan-ı hâliyle esmayı okuyan âlemde her mevcut, o nurdan aldığı feyizle olur mevcut.
O nurla kâinat kitabını yazan kâtibin Kudret kaleminden akan mürekkep kazanır mana.
O nurlu çekirdekle hayat bulup yeşererek yaprak ve çiçek açıp meyve verir şecere-i kâinat.
Şahs-ı Nur-u Muhammedi o ağaca her dem olur daim hem çekirdek hem de en âli bir semere.
Milyarlarca âlemiyle tezyin edilerek insan-ı kebirle tesmiye olunan şu muhteşem kâinat,
Onun nurunun ruhuyla hayat bulup başta insan olmakla mevcudata eder teşhir-i san’at.
Dümenine yön vererek mecraına sevk eder, zira aklı olur o insan-ı kebirin,
Şahs-ı Nur-u Muhammedi olur o âlem-i cinan-ı cennetin Bülbül-ü andelib-i Zişanı.
On sekiz bin âlemlerden müteşekkil şu mücessem ve muhteşem saray-ı kâinat,
Mana yüklü her taşı, her kapısı, her odası; “Ben abdim” diyenlere elzemdir çok âlâ bir teşrifat,
Ta ki saray sahibinin saltanat ve haşmetini tarif edip ins ve cinni saadet-i Layezele çağıran,
Bir nâzır, Bir dâvetçi, bir teşrifatçıdır “Levlâke levlâk” olan Şahs-ı Nur-u Muhammedî.
Ey sebeb-i âlem ve hayat-ı kâinat olan şefiimiz varlık âlemi her hâlinde duymalıdır sana minnet,
Peygamberlerin bile “Nefsî!” diye nidâ ettiği haşrin mahkeme-i kübrasında bize yardım et!
Elbette ki her gün kerratla seni anarak, “ümmetiniz!” demek için getiririz salâvat,
Ne olur, o gün müjgân-ı muâllandan bir ok atıp, bize de şefaat kıl ey Şahs-ı Nur-u Muhammedî!
Abdullah Şahin