“Ey şu eksiksiz dâvetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaad ettiğin Makâm-ı Mahmûd’a ulaştır” diyerek aynı zamanda kendimize de şefaat talep ediyoruz inşaallah. “Vesile Cennetin en yüksek derecesidir. Ondan daha üstün makam yoktur. Allah’a bana vesileyi vermesi için duâ edin.” (Feyzülkadir, hadis no: 9674)
“Müezzini işitirseniz aynısını tekrarlayın, bana salâvat getirin. Salâvat getirene Allah on misli sevap verir. Ve benim için Allah’tan vesileyi isteyin. Çünkü vesile Cennette Allah’ın bir kuluna nasip olacaktır. (Yüce Allah’tan) dilerim ki, o da bana nasip olur. Kim bana vesile için duâ ederse ona şefaatim helâl olur.” (Feyzülkadir, hadis no: 702)
Ruhu doyuran, kalbi nurlandıran, kulaklara bayram ettiren, Müslüman ülkesindesin demenin sembolü ve Müslümanları bir araya getiren, en güzel ilâhî ses, ilâhî bir yüce dâvet; Ezan. Bir kere değil günde beş kere arınmaya, huzur bulmaya, fani dünyadan mola vermeye çağıran. Dâvete icap etmeyenden darılmayan, sabırla dâveti kalplere duyurmaya çalışan, eksiksiz İlâhî bir dâvet; Ezan.
Binlerce kez Elhamdülillah, Müslüman bir ülkede olduğumuz için, ezan sesini beş vakit duyurduğu için Elhamdülillah. O kadar alışmış ki eksikliğinde ne yaparız, nasıl davranırız diye aklımızdan hiç geçirmeyiz bile. İşte o beş vakit kulaklarımızın pasını silen, ruha cilâ çeken, kalbi nurlarıyla parlatan ezanımızın ortaya çıkışına biraz değinelim mi? Gençlerimize ve ezan okununca “Acaba nasıl ortaya çıktı, ilk ezan ne zaman okundu, nasıl bu kadar güzel okunuyor?” diye merak edenlere kısa bir bilgi olsun.
Hicret öncesi Mekke’de bulunan Müslümanlar ibadetlerini gizli yapıyor, namazlarını kimsenin görmediği yerlerde kılıyorlardı. İbadetler aşikâr olmadığı için de ezan gibi namaza davet için bir ihtiyaç duyulmamıştı. Ancak, hicretten sonra Medine’de durum çok farklıydı. Çünkü burada gizlilik yok, serbestiyet içerisinde ibadetlerini yapıyorlardı. Müşriklerin eziyetleri, kısıtlamaları Medine’de yoktu. Müslümanlar korkmadan gönül rahatlığıyla namazlarını kılıyor, ibadetlerini ifâ ediyorlardı. İşte o zamanlarda yeni Mescid-i Nebevî inşaa edilmişti.
Mescid-i Nebevî var, ibadetler huzur içinde yapılabiliyor, ama bir eksiklik vardı. Namaz vakitlerini nasıl duyuracaklardı? İlk önceleri “Müslümanlar gelip vaktin girmesini bekliyor, vakit girince namazlarını edâ ediyorlardı.” (Sîre, 2/154; Buharî, 1/114)
“Resûl-i Ekrem bir gün Ashab-ı Kirâmı toplayarak kendileriyle nasıl bir dâvet şekli tesbit etmeleri gerektiği hususunda istişâre etti. Sahabelerin bazıları, Hıristiyanlarda olduğu gibi çan çalınmasını, diğer bir kısmı Yahûdiler gibi boru öttürülmesini, bir kısmı da Mecûsilerinki gibi namaz vakitlerinde ateş yakılıp, yüksek bir yere götürülmesini teklif etti. Peygamber Efendimiz (asm), bu tekliflerin hiçbirini beğenmedi.” (Buharî, 2/3; Ebû Davud, 1/134)
O sırada Hz. Ömer (ra) söz aldı:
“Yâ Resûlallah! Halkı namaza çağırmak için neden bir adam göndermiyorsunuz?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem (asm) o anda Hz. Ömer’in teklifini uygun gördü ve Hz. Bilâl’e, “Kalk yâ Bilâl, namaz için seslen” diye emretti.
Bunun üzerine Hz. Bilâl (ra) bir müddet Medine sokaklarında, “Esselâ, Esselâ (Buyurun namaza! Buyurun namaza!)” diye seslenerek Müslümanları namaza çağırmaya başladı. (Buharî, 1/114)
ABDULLAH BİN ZEYD’İN RÜYÂSI
Aradan fazla bir zaman geçmeden ashabdan Abdullah bin Zeyd bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bugünkü ezân şekli kendisine öğretildi.
Hazret-i Abdullah (ra) sabaha çıkar çıkmaz, sevinç içinde gelip rüyâsını Peygamber Efendimize (asm) anlattı. Resûl-i Ekrem, “İnşaallah bu sadık bir rüyâdır” buyurarak dâvetin bu şeklini tasvip etti. (Sîre, 2/155; Müsned, 4/43)
Hz. Abdullah, Resûl-i Ekrem’in emriyle ezan şeklini Hz. Bilâl’e öğretti. Hz. Bilâl, yüksek ve gür sadasıyla Medine ufuklarını ezan sesleriyle çınlatmaya başladı:
“Allahü ekber, Allahü ekber!
“Allahü ekber, Allahü ekber!
“Eşhedü en lâilâhe illallah!
“Eşhedü en lâilâhe illallah!
“Eşhedü enne Muhammede’r-resûlullah!
“Eşhedü enne Muhammede’r-resûlullah!
“Hayye âle’s-salâh, Hayye âle’s-salâh!
“Hayye âle’l-felâh, Hayye âle’l-felâh!
“Allahü ekber, Allahü ekber!
“Lâilâhe illallah!”
HZ. ÖMER DE (RA)
AYNI RÜYÂYI GÖRÜYOR
Medine ufuklarının bu sadâ ile çınladığını duyan Hz. Ömer (ra), heyecan içinde evinden çıkarak, Resûl-i Ekrem’in huzuruna vardı. Durumu öğrenince, “Yâ Resûlallah! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki, Abdullah’ın gördüğünün aynısını ben de görmüştüm” dedi.
Biraz sonra birkaç kişi daha geldi, aynı rüyayı gördüklerini söylediler. Peygamberimiz (asm) birkaç kişinin aynı şeyi görmesinden dolayı Allah’a hamd etti. (Sîre, 2/155; Ebû Davud, 1/117)
***
“Meselâ, biri dese, ‘Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.’ Hâlbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına yahut o şehir ahâlisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?” (Mektubat, 29. Mektub)
Üstadımız dediği gibi maksat namaza çağrı ise, tüfek atmak da yeterli olurdu. Ancak ezanın asıl hikmeti, Tevhidi (Allah’ın varlığını, birliğini) ve Peygamber Efendimizin (asm) Resûllüğünü ilân ederek Müslümanları aynı safta toplamaktır.
Müslüman bir ülkede ezanlarımızı en güzel şekilde duyuyoruz. O İlahî ezan sesi değil de, fıtraten içimize kasvet veren çan sesi, boru sesi, ya da ateş yakmak olsaydı o güzelim, arş-ı alayı çınlatan yüce ezan sesini nasıl duyabilirdik? Çoğu insan ezanın o yüksek manevi feyzi sayesinde Müslüman olmuştur. Ezan, kıyamete kadar, bütün âleme, canlı cansız her şeye tevhidi haykıracak, gaflette olanları uyandıracak, Allah’ın büyüklüğünü, yüce Peygamberi’nin (asm) şanını ilân eden İlâhî bir dâvet olarak dillerden, gönüllerden düşmeyecektir.
Özellikle İstanbul’da ezanlar o kadar güzel okunuyor ki, eminim bırakın Müslümanları, turist olarak gelen yabancılar bile bu ezanın makamından feyiz alıp etkileniyorlardır. Çünkü ruha şifa olan ilâhî bir sesi var. Ezan okunurken işte bunun içindir ki, saygıyla onu dinlemeli, müezzinin dediğini tekrar etmeli ve ruhumuza istifadeye çalışılmalı. Başka işlerle uğraşırken kalp-ruh onun feyzinden nasibini alamıyor. Ruhumuz için bu haksızlığa, kulaklarımızı tıkamaya, kalplerimizi mühürlemeye hakkımız yok. Bazen düşünüyorum da, sözde Müslüman olup ezanı duyamayan nice sağır kulaklar, katılaşmış gafil kalpler var, acaba ezanlar kimin için okunuyor?
Uyan ey nefis! En güzel makamıyla içli içli okunan ezanda, en sevgiliden dâvet var. Duymaz mısın, işitmez misin? Yüce Allah’ın birliğini ilân eden, Peygamber Efendimizin (asm) nebiliğini haykıran ve iman hakikatlerini işiten tüm kulaklara, uyanık kalplere bildiren bir dâvet var. Unutma ki ömür, ‘namazsız ezan’ ile ‘ezansız namaz’ arası kadardır! Biri okundu, ikincisi için hep uyanık ol. Ezanlarımız da hiç susmasın inşaallah. Rabbim, hepimizi bu yüce dâvetin hakikatini anlayıp hakkıyla yaşayanlardan olmayı nasip eylesin!
NURBAN KAYA
[email protected]