Hadiseleri insanlara doğru dürüst anlatabilen bir medya sistemi olmadığında bütün dünyanın ‘çıkmaz sokaklar”a sürüklendiğine en iyi delil, günümüzde yaşananlardır. Asya’da Avrupa’ya nerede olursa olsun medya hür bir şekilde yayın yapabiliyorsa orada umumiyetle haksızlık da olmaz, yolsuzluk da. Çünkü hem haksızlık hem de yolsuzluk yapmak isteyenler bu yaptıklarının duyulmasını istemezler. İşte “hür ve serbest medya”ya ihtiyaç bu noktada ortaya çıkar.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından hazırlanan Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin tarihinde ilk kez, dünyadaki ülkelerin çoğu “zor” veya “çok ciddi” bir durumda gösterilmiş. Son 25 yılda, incelenen tüm ülkelerin ortalama puanı ilk düşük çıkmış. Türkiye ise, 180 ülke içerisinde iyice alt sıralarda, “iyi olmayan seviye”de yani 163. sırada yer almış.
RSF’den yapılan açıklamada şöyle denilmiş: “Özellikle ulusal güvenlik politikalarıyla bağlantılı olarak giderek daha kısıtlayıcı hâle gelen yasal düzenlemelerin yaygınlaşması, 2001 yılından bu yana, demokrasilerde bile habere erişim hakkını aşındırıyor. Yasal gösterge, bu yıl en fazla düşüş gösteren gösterge olurken bu durum, gazeteciliğin giderek daha fazla suç sayılmaya başlandığını gösteriyor.” (t24.com.tr, 30 Nisan 2026)
Raporda dikkat çeken bir nokda da Amerika’nın da sıralamada gerilemiş olmasıdır. ABD endekste yedi sıra gerilerken, birçok Latin Amerika ülkesi de şiddet ve baskı sarmalına sürüklenmiş görünüyor. Bu durum “hür medya”nın bütün dünya ülkeleri için önemli olduğunu gösteriyor.
Ülkemizin hürriyetler noktasında sıkıntılar çektiği herkesin bildiği bir sır. Medya vasıtalarının “doğru haber”e ulaşması eskisi kadar kolay değil. Zaten bir ülkede açıklık, şeffaflık ve hesap verebilirlik olmadığında doğru habere ulaşmak da mümkün olmaz. İdareciler kendilerine sorulan sualler karşısında suskun kalırsa doğrulara nasıl ulaşılacak? Doğru bilgilere ulaşması engellenen medyanın kamuoyuna sahih bilgi verme imkânı olur mu?
Türkiye’nin, 180 ülke içerisinde 163. sırada yer almış olması sadece medyanın değil, Türkiye’yi idare edenlerin de derdi olması icap etmez mi? Medya noktasında eksiden de sıkıntılar vardı, ancak son yıllarda bu sıkıntılar katlanarak artmış vaziyette. Eskiden çok sınırlı uygulanan “akredite” uygulaması o kadar yaygınlaşmış durumda ki idareciler belli başlı yayınları fiilen “yok” sayıyorlar. Aynı şekilde “basın kartı” noktasında da büyük keyfiliklere imza atılıyor. Kazanılmış haklar yok sayılmış durumda ve bu noktadaki itirazlara kulak veren de yok.
Basın hürriyetini savunmak, dünya barışına da hizmet eder, unutmayalım.