"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bursa'nın kalbi: Ulu Camii

İslam YAŞAR
25 Nisan 2026, Cumartesi 00:29
Cumhuriyet devrinde açılan kurumlar, dikilen heykeller ve inşa edilen yapılar, Ulu Cami kadar her seviyeden insanı dinle, imanla, vatanla, milletle, cemiyetle, cemaatle, sanatla ve edebiyatla buluşturup kaynaştırmaya muvaffak olamadı.

Dizi: Bursa’nın Fethinin 700. yılı - 11
İSLAM YAŞAR'IN KALEMİNDEN...

KUR’ÂN’IN HÜCÜMU HEYKELLEREDİR

Bu hususta Bediüzzaman Said Nursî ile Mustafa Kemal arasında yaşanan bir tartışmada da heykel meselesi medar-ı bahs olmuştu. Mustafa Kemal’in meclis adına yaptığı davete icabet ederek İstanbul’dan Ankara’ya gelen Bediüzzaman, mecliste, başkanda ve mebuslarda görmeyi ümit ettiği dinî yaşayışı, millî şuuru ve hakikî cumhuriyet telâkkisini bulamayınca ikaz etmiş, ikazları kâle alınmadığı için de Van’a gitmek üzere Ankara Tren Garı’na gelmişti. 

Bediüzzaman’ın kararından haberdar olan ve İstanbul’da, Sarayburnu semtinde ilk heykelini diktirmeye hazırlanan Mustafa Kemal de gara gelmiş ve ona heykeller hakkındaki kanaatini sormuştu. “Büyük Kur’ân’ımızın bütün hücumu heykelleredir” demişti Bediüzzaman. M. Kemal “Ben, milletin yaptıklarımı hatırlaması için heykellerimi diktirmek istiyorum” deyince Bediüzzaman “Müslüman devlet adamlarını hatırlatacak heykel-misâl eserleri hastahane, mektep, yetimhane, cami, mescid, yol, köprü, kütüphane gibi âbideler olmalıdır” diye cevap vermişti.

Eser insan için yapılır, insan da eseri yapanı sever, muhabbet eder. Bunlar dinî, millî, İslâmî tefekkürün tezahürü olan mülâhazalar. Fakat heykeli dikilen de diken de diktiren de öyle mümtaz bir meziyet taşımadığı için Said Nursî’nin Kur’ân-ı Kerîmi mehaz göstererek verdiği cevaba rağmen Mustafa Kemal Avusturya’dan heykeltıraş Crippel’i getirtmiş ve heykelini diktirmişti.

İlk heykelin İstanbul’un Sarayburnu mevkiine dikilmesi manidardı. Zira İstanbul saltanatın ve hilâfetin merkezi idi. Heykelin sırtı İstanbul’a ve Osmanlı padişahlarının ekseriyetinin yaşadığı Topkapı Sarayı’na dönüktü. Heykel, saygı ile hatırlanmayı sağlayacak müşfik, sevimli, hoş görüntü yerine korku ile bakılacak öfkeli, hiddetli, asabî bir şekilde tasvir edilmişti. Bu hali ile İslâm’a, hilâfete, Osmanlı’ya karşı olduğunu gösteren bir duruş sergilendiği âşikârdı.

HEYKELLER HER YERİ İSTİLÂ ETTİ

Ne var ki İstanbul’a dikilen ilk heykel son heykel olmadı. O zamandan bu yana bir İslâm ülkesi olan Türkiye’de kimi apartman boyunda, kimi dağ cesametinde çeşitli ebat ve şekillerde 135 binden fazla heykel dikildi. Hâlâ da dikiliyor. Okullardaki, resmî dairelerdeki, hastanelerdeki, adliyelerdeki büstler, anıtlar, rölyefler ve benzeri sanem-perestlik tezahürü eşkaller bu sayının dışında.

Bursa’da yol yapma, meydan açma bahanesi ile yüzden fazla cami mescid yıkıldı. Bir o kadar da külliye, imaret, han, hamam, şifahane, tekke, dergâh, zaviye, türbe, çeşme gibi vakıf eserleri kapatılıp ya muhteris iş adamlarına haraç-mezat satıldı ya halkevi, Türk ocağı, spor kulübü gibi yerlere verildi, ya da yapılış maksadının dışında kullanıldı. 

Valiliğin onlardan elde edilen paralar ile yaptırdığı ilk eser heykel dikmek oldu. Ankara’dan gelen emirle veya makamında kalmaya çalışan valinin riyakârlığı ile hummalı bir çalışma başlatıldı. Neticede 12 ton çamur, tonlarca mermer, demir, tunç ve benzeri malzeme kullanılarak, yüksek kaide üzerine, ilk bakışta atı binicisinden daha büyük ve heybetli görünen askerî üniformalı bir heykel dikildi.

 Heykel için seçilen yer, zaman, şartlar ve sair maksatlar İstanbul’dakinden pek farklı değildi. Zira 1931 yılında, bütün memleket gibi Bursa’nın da yoklukla, yoksullukla, kıtlıkla, kuraklıkla boğuştuğu, evsiz-barksız kalan on binlerce insanın yardıma muhtaç olduğu bir zamanda, sadece o heykele 45 bin lira harcanmıştı. İstanbul’un Şişli semtinde kurulan hususî dökümhanede yapılan parçaları, tonlarca mermeri, taşı, kumu, kireci, demiri, çamuru taşınma masrafları ile birlikte o meblağın 50 bin lirayı aştığı muhakkaktı. 

HEYKELLERE HARCANAN PARALAR EĞİTİME HARCANMALIYDI

Türkiye’deki bütün heykellere, büstlere, rölyeflere, resimlere ve benzeri fuzuliyata harcanan paralar hesap edilse ve ortaya çıkacak büyük meblağlar eğitime harcansa, fabrikalar kurulsa, işyerleri açılsa, kim bilir ne kadar çok büyük insan yetişir, kaç kişi orada iş bulur, geçimini sağlar, ev-bark sahibi olur, hem kendisi kazanır, hem ülkesine kazandırırdı. 

Heykelin dikildiği yerin de resmî mihraklar tarafından kast-ı mahsusla seçildiği belli idi. Çünkü şehrin merkezi olan ve Bursa’nın sembolü, Osmanlı’nın şiarı addedilen Ulu Cami’ye yakın bir yere dikilmesi, heykelin Osmanlı’nın ilk şehrindeki ilk Ulu Cami’yi gölgede bırakması maksadına matuf olmalı. 

Eğer öyle ise ki görüntü öyle olduğunu gösteriyor, bu maksadın gerçekleşmediği ve Ulu Cami’nin hâlâ şehrin merkezi ve sembolü olduğu bir vakıa. Oradan her gün geçen binlerce kişiden kaçının heykeli fark ettiği, kaçının merak ederek dönüp baktığı, beğendiği veya fuzulî bularak ayrıldığı meçhul. 

Senede, sadece üç gün kutlanan resmî bayramlarda doluyor heykelin önündeki küçük alan. O tören için gelen valinin, kaymakamların, müdürlerin, öğretmenlerin, memurların, heveskârların, yoldan geçerken bando gürültüsünü merak edenlerin, okullardan getirilen talebelerin, askerî birliklerce vazife verilen erlerin meydana getirdiği resmî kalabalık, ancak yarım saat veya kırk beş dakika süren törenin ardından dağılıyor.

Ondan sonra heykelin gölgesinde yorgun bir insanın oturup dinlendiği, çocukların oynadığı, simitçinin tezgâh açtığı veya benzeri başka bir hayat halinin yaşandığı vaki değil. Çünkü öyle insanî ve fıtrî bir teşebbüs olduğu anda gündüz belediyenin temizlik işçileri, gece bekçiler müdahale ederler. Kişi meramını anlatmaya kalksa görevli memura mukavemetten yaka paça karakola götürtüp sabaha kadar işkence ederler.

Onun için heykele normal zamanlarda insanların yaklaşması şöyle dursun güvercin, serçe, kumru, kanarya, leylek türü kuşlar bile konmuyor. Sadece kargalar konuyor, onlar da o çocukluk yıllarında tarlada mahsul beklerken kargalar mahsule dadandığı, o da onları taşlarken zorlandığı için kargaları sevmediğinden olsa gerek, otuzlu yıllarda -Çorumlu merhum Ali Çapraz’ın şahadetiyle- beş karga öldürüp kafasını getirenlerden yol vergisi alınmazdı. Bunu hisseden kargalar da sanki öldürülen cinslerinin intikamını almak istercesine, sırf kirletmek için heykellere konuyorlar.  

***

ULU CAMİ: BEŞİNCİ BÜYÜK MAKAM VE MEKÂN

Cismen de fiilen de ölü olan o heykel, bu ulu mabedi gölgede bırakmak ve şehrin merkezi addedilmek maksadıyla dikilmişti. Ama o menhus matsak gerçekleşmedi. Zira Ulu Cami’ye her gün imsak vakti başlıyor mü’min akını. Öğleye kadar belki onlarca kere dolup boşalıyor. Beş vakit namaz için erkek, kadın, mü’minler, kendilerine ayrılan kapılardan gruplar halinde girerek sanatına, manasına hayran kaldıkları hüsn-ü hatların nuranî aydınlığında, huşu içinde ibadet ediyorlar. 

Cemaatle eda edilen namazı müteakip her dinden, dilden, milletten, cinsten, yaştan insanın ziyaret faslı başlıyor. Kadınlar, erkekler, ihtiyarlar, gençler, hele önce hayranlıkla etrafına bakan, birkaç nefeste mekâna âşina olduktan sonra gülen, koşan, oynayan, sevgi çığlıkları atan, namaz başlayınca hemen annelerinin, babalarının yanına giderek namaza duran çocuklar o camide kendilerini evlerinden daha rahat ve huzurlu hissediyorlar.

Bedenleri okşayıp ruhları ihtizaza getiren bu ulvî, uhrevî ve manevî iklim, ilk olarak Timur taunu sırasında inkıtaa uğramışsa da kısa sürmüştü. İkinci olarak ise inkılâp tahribatı ile ezan-ı Muhammedî (asm) yasaklandığı zaman durdu. Ankara’dan emir gelip camilerde Türkçe ezan yerine türküvari sözler okunmaya başlayınca mü’minler camiye girmez oldu. Bunun üzerine Ulu Cami cemaatinin ileri gelenlerinden birkaç kişi Bursa Valisi’nin huzuruna çıktı.

Maksatları Ulu Cami’nin; Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Nebevî’den, Kudüs-ü Şeriften ve Şam’daki Emevîye Camii’nden sonra yeryüzündeki beşinci büyük ve mukaddes mabed olduğunu, ehemmiyetine binaen, ezan-ı Muhammedînin (asm) minarelerden değilse bile camiin içinde namaz esnasında okunmasına müsaade etmesi ricasında bulunmaktı. 

Vali, muannit ve mütemerrit bir tavırla dikildi ricacı heyetin karşısına. Ziyaretin sebebini anlayınca, meramlarını anlatmalarını beklemek şöyle dursun, cümlelerini tamamlamalarına bile fırsat vermedi. Cami içinde ezan okunmasına izin verilmesi istirhamını, kanuna muhalefet etme, dolayısıyla da devlete isyan hareketi saydı. Bursa’da henüz İstiklâl Mahkemesi açılmadığı için ricacıları Çorum İstiklâl Mahkemesi’ne sevk etti.

EZANI ASLINDAN OKUMAK İSTEDİLER, CANLARIYLA ÖDEDİLER

Muhtemelen yüzlerce, binlerce örneği gibi onlar da sorgusuz sualsiz idam edildikleri için geri dönmediler. Herhangi bir açıklama olmadığından akıbetleri hep meçhul kaldı. Basiret bağlanmasının tezahürü olan bu hezeyan hareketi de mü’minin feraseti ve milletin basireti sayesinde fazla uzun sürmedi. Merhum Menderes’in imanlı teklifi ve kararlı tavrı sayesinde ezan-ı Muhammedî (asm) minarelerdeki makam-ı muallasına döndü. 

Buna benzer pek çok hazin hadisenin yaşandığı Bursa’da Cumhuriyet döneminde sadece heykel dikilmedi. Elbette başka çalışmalar da yapıldı. Mustafa Kemal’in emri ile getirilen şehircilik uzmanı Henry Prost Bursa’nın tarihî kimliğini katletmiş, sanat seviyesini düşürmüştü. 1960 ihtilalcilerinin getirdiği Dıvant Valeh de ‘Yeşil Deniz’ denen Bursa Ovası’nı iskana, sanayi sitesi inşaatlarına açarak bazı muhteris nefislere zemin hazırladı ve tabiî güzelliğini bozup havasını, suyunu, taşını, toprağını kirletti. 

Değişik zamanlarda, Balkanlar’daki yurtlarını, yuvalarını, mallarını, mülklerini; hassaten ecdat yadigârı hatıralarını bırakarak evlâd-ı fatihan yurdu olarak bildikleri Bursa’ya sığınan muhacirler, atalarının nesilden nesile aktararak zihinlerinin yanı sıra tarihi de süsledikleri ilk şehrin, yenileme bahanesiyle manen ve maddeten tahrip edildiğini görünce mahzun oldular. 

Devlet-i Âliye’nin yıkılmasından sonra kendilerin yurtlarını, yuvalarını canları pahasına korudukları halde Cumhuriyet idarecileri sahip çıkmadığı ve ‘mübadele’ bahanesi ile kendilerini göçe zorladıkları için bırakıp geldikleri yerlerde, ecnebî devletlerinin hâkimiyeti altında camileri, türbeleri, medreseleri, tekkeleri açıkken Anavatan addettikleri Türkiye’de hepsinin kapatıldığını hüzünle gördüler ve maziye hasret hislerini tağutların yıkmaya güçlerinin yetmediği Ulu Cami, Orhan Camii, Hüdavendigâr, Yeşil, Yıldırım, Muradiye birkaç eserle teskin etmeye çalıştılar. 

ULU CAMİ İNKILAPLARA KARŞI KOYDU         

Cumhuriyet devrinde heykellerin yanı sıra Halk Evleri, Türk Ocakları, parti merkezleri, dernekler, kulüpler, spor salonları, yurtlar, kurslar, localar, cem evleri, kütüphaneler açıldı, vakıf müesseseleri kuruldu, büyük camiler yapıldı. Ama camiler dahil hiçbir eser, Ulu Cami kadar her seviyeden insanı dinle, imanla, vatanla, milletle, cemiyetle, cemaatle, hatla, tezhiple, sanatla, edebiyatla buluşturup kaynaştırmaya muvaffak olamadı. 

 Heykelin önündeki senede üç günlük, o günlerde de yarımşar saatlik resmî, soğuk, sakil, sözde, sahte muhabbete mukabil; Ulu Cami’de her gün, günün her saatinde, birbiri içinde kaynaşan eserle insan arasında tam bir sevgi ve muhabbet iklimi yaşanıyor. Bu sıcak, samimi, hasbî, hâlis sevgi ve muhabbet tezahürü hayat hali yedi yüz yıldır devam ediyor. 

İnşallah kıyamete kadar da devam edecek. 

—Devam Edecek—

Okunma Sayısı: 205
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı