BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ, İSTİKLÂL HARBİ’NİN ARDINDAN MECLİSE YAPTIĞI TARİHÎ KONUŞMADA, KAZANILAN ZAFERİN KALICI OLMASI İÇİN ŞÜKRÜN VE KUR’ÂN’IN EMİRLERİNE BAĞLILIĞIN ŞART OLDUĞUNU VURGULAMIŞTI. “NİMET, ŞÜKREDİLMEZSE GİDER” İKAZINDA BULUNMUŞTU.
Dizi: Bursa’nın Fethinin 700. yılı - 10
İSLAM YAŞAR'IN KALEMİNDEN...
ÂKİF İŞGAL KARŞISINDAKİ HİSSİYATINI MISRALARA DÖKMÜŞTÜ
Bursa’nın işgali üzerine matem acısını yaşayanlardan biri de Mehmed Akif’ti. Mecliste yapılan mesele ile ilgili müzakerelerde Mustafa Kemal’in konuşmasını dinleyince üzülmüş ve meclisi terk ederek dünyaya küskün bir halet-i ruhiye içinde kırlarda, köylerde dolaşırken duyduğu bülbül sesi üzerine Bülbül Şiiri’ni yazmıştı.
“Eşin var, âşiyanın var, baharın var ki beklerdin;
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?”
…………
Neden öyleyse matemlerle eyyamın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?”
Kendisi Ankara’da olmasına rağmen âdeta Bursa’da imiş ve Bursa ahalisi ile birlikte şen’i işgal hareketinin elim hüznünü yaşamış gibi milletin mahzun, mazlum halleriyle hallenen Mehmed Akif, kırlarda öten bülbülü vesile ederek kendi halini nazara vermiş ve Selâhaddin Eyyubî’lerin, Fatih’lerin yurdunu hayal edip sözü Bursa’ya getirmişti.
“Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osman’ın,
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın.
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Han’ın
Şena’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın
Dolaşsın sonra İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem,
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem.”

İSTİKLÂL HARBİ, İSTİKLÂL MARŞI İLE KAZANILDI
Mecliste Konya Mebusu Refik Bey gibi hatiplerce yapılan hararetli konuşmalar, okunan hamasî şiirler, o ahval içinde İstiklâl Marşı’nı yazan Mehmed Akif’in de aralarında bulunduğu bazı şair mizaçlı mebusların müessir manzumeleri neticesinde millet harekete geçmiş, 26 Ağustos’ta ordu Büyük Taarruz’u başlatmış ve Yunan işgalciler 9 Eylül’de İzmir’de denize dökülmüştü.
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında büyük emeği geçen Beşinci Kafkas Tümeni Komutanı Erkân-ı Harp Miralayı Dadaylı Halit Bey Yunan Orduları Başkomutanı Trikopis’i, General Dijennis’i, Albay Vandelis’i, 391 subayı ve 4385 eri esir etmişti. Ardından 11 Eylül’de de Şükrü Nailî Paşa komutasındaki 3. Kolordu da Bursa’yı işgalden kurtarmıştı.
Zaferden sonra Kastamonu mebusu olarak meclise giden Dadaylı Halid Akmansü “Bizde devlet idaresinde vehim ve vesvese hükümran. İnkılâplar da bu vehim zulmü davet eder. Bunun için âkılâne hareket etmeli, şu veya bu propagandaya, hissiyata kapılmamalı. Ankara’da siyasî cereyan çoktur. En sâlimi siyasette iştigal etmemeli” diyerek İnkılâp adı altında alınan siyasî kararlara katılmamıştı.
Bilhassa hilâfetin kaldırılması kanununa şiddetle muhalefet etmiş, Yunan komutanı, subayları ve erleri esir aldığı zaman kendisini takdir eden Mustafa Kemal’in gadrine uğramış, Kurtuluş Savaşı’na katılan bütün subaylar meclis kararı ile terfi ettirildikleri halde Dadaylı Halid Bey terfi ettirilmemişti. O da Ankara’dan ayrılarak Kastamonu’ya yerleşmişti. (H. H. Kurtulmuş. TDV İslâm Anskl. Dadaylı Halid Bey Md.)
BEDİÜZZAMAN: ZAFER ŞÜKÜR İSTER
“Evvelâ: Şu muzafferiyetteki harikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükür görmezse gider. Mademki Kur’ân’ı Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız, Kur’ân’ın en sarih ve kat’i emri olan salât gibi feraizi imtisal lâzımdır, tâ onun feyzi böyle harika surette üstünüzde tevali ve devam etsin.
Sâniyen: Âlem-i İslâm’ı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.” (Mesnevî-i Nuriye s: 112)
İstiklâl Savaşı kazanıldığında Ankara’da olan Bediüzzaman Said Nursî de mecliste böyle takdirkâr ifadelerin bulunduğu on maddelik bir beyanname dağıtarak meclisi tebrik etmiş ve zaferin her sahada devam etmesi için bazı nasihatlerde bulunmuş, ‘Her şeairde nûr-u İslâma bir şuur, bir iş’ar vardır’ (Nurun İlk Kapısı, s. 32.) diyerek şeair-i İslâmiyenin korunması gerektiğini hatırlatmıştı. Fakat tavsiyeleri nazar-ı itibara alınmadığı ve şeair-i İslâmiyeye mugayir icraatlar ve inkılâplar yapılmaya başlandığı için Ankara’dan ayrılmaya karar vermişti.
ANKARA’DAKİ EN KARA HALET
Van’a giden Bediüzzaman Said Nursî Burdur, Isparta, Barla, Isparta sürgünlerini ve Eskişehir Hapishanesi’ni müteakiben Kastamonu’ya sürgün edildiğinde, İstiklâl Savaşı’nın muzaffer komutanı Dadaylı Halid Beyle komşu olmuştu. Halid Bey her vesile ile Bediüzzaman hakkında hüsn-ü şahadette bulunmuş ve eserlerini dostlarına tavsiye etmişti. (Kurtulmuş, age.)
Böyle haklı ve müessir ikazlar nazar-ı itibara alınmasa da meclisteki mebusların ekseriyeti zaferi büyük bir sevinçle karşılamıştı. Mustafa Kemal’in kurtuluşu kutlamak için İzmir’e gitmesi üzerine meclisteki bazı mebuslar - Onun, Bursa’nın kurtuluşunu da sahiplenmesi için - Mustafa Kemal’in, TBBM’nin bazı mebusları ile birlikte Bursa’daki kutlamalara davet edilmesini istenmişlerdi. (Celil Bozkurt, A.A.M. Dergisi)
Bursa halkının ekseriyeti ve cemiyetin ileri gelenleri, Mustafa Kemal’in, daha önce Yunanlılara karşı şehri müdafaa edecek askerî birliklerin geri çekmesini istemesine misilleme olarak Bursa’nın kurtuluşu kutlamalarına onu davet etmemişlerdi. Bursa halkının, 3. Kolordunun ve mahallî kuvvetlerin yaptığı kutlamaların ardından o gün hemen bütün gazeteler aynı manşeti atmışlardı:
“Yeşil Bursa al sancağına kavuştu.”

Yunan komutan Sofokles bu fotoğrafı çektirmeden önce Osman Gazi’nin mezarını tekmeleyerek “Kalk ey Osman! Kalk da devletini kurtar” demişti.
İSİM VE RESİMDEN İBARET OLAN CUMHURİYET
Adı ile değilse bile uygulaması ile o da bir inkılâp handikabı idi. Sözde cumhuriyetle birlikte Bursa’da inkılâp adlı şiddetli bir lodos fırtınası esti, dağıyla ovasıyla bütün şehri siyasî bir sis tabakası sardı. Hiçbir şey kararında kalmadı, göz gözü görmez oldu, iyi-kötü, faydalı- zararlı, güzel-çirkin, hayır-şer, insan-şeytan her şey birbirine karıştı.
Memleketin manevî âfâkını kapatan, insanları sadece önüne bakmaya mahkûm ve mecbur eden bu handikap Bursa’da Cumhuriyet devrinde de al sancağın gölgesinde her hususta, bilhassa asırlardır yaşanan ve yaşatılan şeair-i İslâmiyeyi tadil, Osmanlı Medeniyetini tahkir, tezyif, tahrip etme sahalarında artarak devam etti.
Meselâ Yunan Yüzbaşı Sofokles’in Osman Gazi’nin türbesine girip sandukası önünde irtikap ettiği deni ve şen’i tahkir hareketin zihinlerde bıraktığı kirli izler silinmeden en az onun kadar deni bir hareket gerçekleştirildi. Memleketteki bütün türbelerle birlikte kapatılan Osman Gazi’nin türbesinin önüne ‘Osmanlı’dan kurtulduk’ manasına gelen ifadelerin yer aldığı bir taş dikildi. (Ekinci, age.)
Ardından Mehmed Akif’in ancak işgal altında olabileceğine ihtimal verdiği zillet Cumhuriyet namı verilen istibdad-ı mutlak devrinde gerçekleşti. ‘Osman’ın beyninde nâkus inledi, ezan susturuldu, fezalardan Mevlâ’nın yâdı silinmeye; şevketli mazi serap haline getirilmeye, o kudretli mazi harap edilmeye, türap edilmeye’ çalışıldı.
Bu irtikaplarla iktifa edilmedi. Zîra ilk şehrin her yeri şeair-i Osmaniye olan külliye, cami, mescid, türbe, medrese, tekke, zaviye, çeşme, köprü, han, hamam, kervansaray, şifahane, imaret gibi eserlerle dolu; çınar, servi, kayın, kestane, ıhlamur, erguvan, manolya, akasya, meşe, köknar, çam ağaçlarıyla süslü; gül başta olmak üzere envai çeşit çiçeklerle bezeli parklarla, bahçelerle müzeyyendi.
OSMANLI’NIN İZLERİ HER YERDEN SİLİNMEYE ÇALIŞILDI
Cumhuriyet idarecilerine göre, bunlar olduğu müddetçe kendileri şehirde olamayacak, halkın seveceği kalıcı bir iz bırakamayacaklar, ölümleri ile birlikte, hatta bazıları hayatta iken bile unutulacaklar ve kaybolup gideceklerdi. Onun için bunların değişmesi, Osmanlı’ya ait hiçbir izin kalmaması, hepsinin yerlerden kazınması, hafızalardan silinmesi gerekiyordu.
Bunları yapmaya kendilerinin bilgilerinin de maharetlerini de güçlerinin de yetmeyeceğini biliyorlardı. Onun için çareyi yurt dışından bu değerlere yabancı, hatta kendileri kadar olmasa bile biraz kıskançlık hisseden, hatta düşmanlık besleyen gayr-i Müslim şehircilik uzmanlarını getirtmekte buldular.
Bu maksatla yüksek ücretler ödenerek getirilen şehir plânlama uzmanı Henry Porst ve ekibi; altı asrın mimarî, sanat, kültür, medenî, tarihî değerleri ve tabii, coğrafî güzellikleri ile tam bir İslâm medeniyeti şehri olan Bursa’yı değiştirmeye; İslâm dünyasında, Osmanlı’da, Bursa’da olmayan ve olmaması gereken bir şeyle başladı.
HEYKEL PERESTLİK!
Olmaması gerekirdi, çünkü Türkiye bir İslâm memleketiydi, Bursa bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın fethettiği ilk şehri, ilk payitahtı ve hilâfet merkezi olan İstanbul’un mukaddimesi mahiyetinde idi. Altı asır boyunca çeşmeden mezar taşına kadar her sahada taş işçiliği, hüsn-ü hat, tezhip ve benzeri her türlü sanat inceliği ile işlenmiş ve emsalsiz sanat eserleri vücuda getirilmişti.
Bu zaman içinde taştan, ahşaptan, mermerden veya metalden insan suretini andıran hiçbir şey yapılmamıştı. Taşı, ağacı, metali, çamuru ve sair malzemeyi dantel gibi işleyen Müslüman sanatçılar, ustalar ve sair işinin ehli, mesleğinin erbabı insanlar, maharetlerini heykel yontarak veya metal eritip kalıplara dökerek göstermeye teşebbüs ve tenezzül etmemişlerdi.
“Sanem-perestliği şiddetle Kur’ân menettiği gibi sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise suretleri kendi mehasininden sayıp Kur’ân’a muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yi mütecessit veya bir heves-i mütecessimdir ki beşerî zulme ve riyaya ve hevaya hevesi kamçılayıp teşvik eder.” (Sözler, s. 663.)
Zira Bediüzzaman’ın bu şekilde de ifade ettiği gibi put, heykel, resim, suret veya benzeri eşkali Kur’ân-ı Kerim şiddetle reddetmiştir, Peygamber Efendimiz (asm) İslâm’ı tebliğ etmeye Kâbe-i Muazzamadaki cahiliyet devri kalıntıları olan putları kırıp heykelleri devirerek, suretleri kaldırarak başlamıştı.
Onun için bir İslâm ülkesinde, hele o ülkenin şeair-i İslâm addedilen eserleri ile tezyin edilen ilk şehrinde, hassaten aynı zamanda hilâfet merkezi de olan pay-i tahtında, İslâm dininin doğru bir şekilde yaşanması ve Müslümanlara misâl-i mücessem, gayr-i Müslimlere fiilî tebliğ vesilesi olması icap ederdi.
DEVAM EDECEK