"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bursa’dan Üsküp’e Yıldırım’ın izinde

İslam YAŞAR
18 Nisan 2026, Cumartesi
Yıldırım Bayezid’in Bursa’dan başlayıp Üsküp’e uzanan seferleri, bir medeniyetİ Balkanlara taşıdı. Fetihleri kadar inşa ettiği eserlerle de bu coğrafyada kalıcı İzLER bıraktı.

Dizi: Bursa’nın Fethinin 700. yılı - 4
İSLAM YAŞAR'IN KALEMİNDEN...

YILDIRIM BAYEZİD

Yıldırım! 

Kendisine atfedilen bu sıfatı hakkıyla yaşayan bir insandı Şehzade Bayezid. Sultan Murad’ın büyük oğlu idi. 1354 yılında Edirne’de doğmuş, çocukluk yıllarında çok iyi bir eğitim görmüş, hemen her hususta kendisini yetiştirmişti. Sancak beyliği yaptığı Kütahya ve çevresinde  ülkesinin doğu sınırlarını genişletmişti. 

Lakabının iktizası olan ilk yıldırım harekâtını, babasının Karamanoğlu Alâeddin Bey ile yaptığı Frenk Yazısı Savaşı’nda gerçekleştirmiş ve atılganlığı, cesareti, manevra kabiliyeti, askeri sevk ve idaresi ile kısa zamanda zaferin kazanılmasını sağlamıştı. Tarihe geçen ikinci büyük yıldırım harekâtını ise Birinci Kosova Meydan Savaşı’nda göstermişti.

Savaşın en hareketli zamanında merkezde bulunan padişahın sol kolundaki Anadolu Birliklerin dağılmak üzere olduğunu görünce, kendisinin bulunduğu sağ kolu zaafa uğratmadan adeta yıldırım hızıyla sol kola müdahale edip dağılan birlikleri toparlayarak savaşın kazanılmasında hayatî bir hamle yapmıştı.

Zaferi müteakip meydanı gezerken hançerlenerek ağır yaralanan babası Sultan Murad’ın vasiyeti üzerine, devlet erkânının tasvibi ve itaati ile hemen orada tahta geçip idareyi ele almıştı. Babası şehid olunca, sert mizacının da tesiriyle hiddete kapılmış ve savaş sırasında esir edilen Sırp Kralı Lazar’ı savaş meydanında idam etmişti.

Kendisi Edirne’de doğup büyüdüğü, zamanını çoğunu orada geçirdiği hâlde onun da hafızası ve hatıraları hep Bursa manzaraları ile müzeyyendi. Babasının nâşının iç organlarını Kosova Meydanı’nda açtırdığı kabre defnettiren ve üstüne türbe yapılmasını emreden Sultan Bayezid, nâşın iskeletini alarak Edirne yerine Bursa’ya gelmişti.

HÜDAVENDİGÂR BURSA’YA DEFNEDİLDİ

Bursalılar, çok sevdikleri ve ‘Hüdavendigâr’ unvanı ile andıkları Gazi Hünkâr Sultan Murad’ın vefatını duyunca çok üzülmüşlerdi. Müslim, gayr-i Müslim ekser Bursa halkının iştiraki ile kendisinin yaptırdığı ve sıfatı ile anılan Hüdavendigâr Külliyesi’nin camiinde eda edilen cenaze namazının ardından türbe olarak ayırdığı yere defnedilmişti. 

Şehrin hemen her yerinde ondan yadigâr eserlerden istifade eden ahali, adının yerine sıfatını tercih etmiş ve ‘Hüdavendigâr’ demişti defnedildiği muhite. Devlet erkânı ve şehremini meclisi de sevgi, saygı, vefa tezahürü olan bu fiilî tercihi resmîleştirmiş ve şehrin ‘Bursis’ olan adını ‘Hüdavendigâr’ olarak değiştirmişti. 

Osmanlı Devleti’nin dördüncü padişahı olan Yıldırım Bayezid de bütün himmetini Hüdavendigâr’a hasretmişti. Adına külliye yaptırmak maksadıyla ovanın ortasında yer alan, dağa ve ovaya münazır tepeyi kendisine ayırmıştı.  Her gelişinde külliyesine yeni bir eser eklemişti. Böylece cami, şadırvan, çeşme, medrese, tekke, zaviye, abdesthane, şifahane, sübyan mektebi, imaret, hattatlık gibi ahaliye hizmet veren müstakil müesseselerden meydana gelen Yıldırım Külliyesi teşekkül etmişti.

Bursa’ya gelmişken Anadolu’da baş gösteren bazı isyanlarını bastıran, Karamanoğlu ve Şeyh Bedreddin ile olan meseleleri hâlleden, işgal altındaki şehirleri kurtaran Sultan Bayezid yine yıldırım hızıyla Balkanlar’a geçmişti. Maksadı uzun zamandır abluka altında tuttuğu Konstantiniye’ye son darbeyi vurmaktı.

HEDEF ÖNCE BALKANLAR SONRA KONSTANTİNİYE’YDİ

Muhasara hareketine geçmeden önce Balkanları da sağlama almak istemiş ve bazı krallıklarla, iki tarafı da tatmin edecek anlaşmalar yapmıştı. Beyleri anlaşmaya yanaşmayan kaleleri muhasara etmişti. Bölgenin mühim kalelerinden biri de Üsküp’tü. Paşa Yiğit Bey’in de gayretleri ile 1391 yılında Üsküp’ü fethetmişti.

Üsküp ki Yıldırım Han diyarıdır,

Evlad-ı Fatihan’a onun yadigârıdır,

Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o,

Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle bizdi o,

Üsküp ki Şar Dağ’ında devamıydı Bursa’nın, 

Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.”

Üsküp’de doğup büyüyen, Evlâd-ı Fatihan’ın Türk edebiyatına bir nevi armağanı olan ve ecdadının mezarlarını o topraklarda bırakarak İstanbul’a gelen şair Yahya Kemal’in bu gibi mısralarla da ifade ettiği Bursa; Yıldırım Han’ın fethedip Evlâd-ı Fatihan’a vedia olarak verdiği bir Balkan Şehri idi.

Uludağ’ın eteğinde Orhan Gazi’nin fethederek şeair-i İslâmiye addedilen mimarî eserlerle yeniden kurduğu Bursa; Balkanlar’da, Şar Dağı’nın eteklerinde kurulan Üsküp’ü camileri, türbeleri, hazireleri, mezar taşları, hanları, hamamları, çınar, servi, kayın, ıhlamur, manolya, akasya ağaçları, tabî hâli, tarihi, insanı, eserleri ve sair hususiyetleri ile kendisine benzetmişti.

ÜSKÜP BURSA’NIN BALKANLARDA DEVAMI

Bursa’nın Balkanlar’daki devamı addedilen Üsküp’ün fethinden de hız alan Yıldırım Bayezid, oraya deniz yolu ile gelecek yardımlara mâni olmak için Bosfor da denen Boğaz’ın Anadolu yakasına Güzelce Hisar’ı yaptırarak hazırlıklarını tamamlamış ve 1396 yılında Konstantiniye’nin boğazını iyice sıkmıştı. 

Osmanlı’nın Bizans’ı muhasarasını fırsat bilen Macar Kıralı, etrafında topladığı Haçlı birlikleri ile Niğbolu Kalesi’ni kuşatmıştı. Bunu haber alan Yıldırım Bayezid Bizans’ın etrafındaki kuşatmayı biraz gevşetmek pahasına, askerlerinin bir kısmını yanına alarak Niğbolu’ya, kale komutanı Doğan Bey’in yardımına koşmuştu.

Zâhirî sebeplere başvurup adetullah kanunlarına riayet ederek bütün tedbirleri alsa da zaferi kazanmak için bunların yetmeyeceğine müdrikti. O da babası ve dedeleri gibi otağına çekilmiş, iki rekât sefer namazı kıldıktan sonra ellerini Allah’a açarak dua etmiş, niyazda bulunmuş, ardından da zaferi kazandığı takdirde yirmi cami yaptıracağına dair adak adamıştı.

Sonra ordusunun başına geçmiş, yanında bulunan ve onunla benzer manevî hâller yaşayan şehzadeleri, paşaları, beyleri ile birlikte yıldırım gibi dalmışlardı düşman saflarının arasına. Kısa zamanda koca Haçlı Ordusu’nu bozguna uğratıp on binlerce Haçlı askeri ile birlikte pek çok prensi, lordu, dükü de ya öldürmüşler ya esir almışlardı. Onunla kalmamışlar, Vidin, Atina, Argos kalelerini ve çevresini de Osmanlı topraklarına katmışlardı.

Niğbolu darbesi, Macarları ve onlara destek veren Hıristiyan kralları, prensleri, dükleri, lordları, papazları ve diğer güç unsurlarını uzun süre kendilerini toparlayıp tekrar bir araya gelemeyecek hâle getirmişti. Başkaldıran bazı beylikleri sindirerek Konstantiniye’yi daha güçlü bir şekilde kuşatma hazırlıklarını yapmak maksadıyla Anadolu’ya geçmişti.

Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra anlaşmaları ihlal ederek kaybettikleri toprakları almaya kalkan Karamanoğlu Alaeddin Bey’in üzerine yürümüştü. Akçay Savaşı’nda onu mağlup ederek Konya’yı, diğer topraklarını ve Canik bölgesini ülkesine dahil ederek Hüdavendigâr’a dönmüştü.

ULU CAMİ: ŞEHRE MÜHRÜNÜ VURAN ULU MABED

İlk işi adağını yerine getirmek olmuştu. Ülkesinde yirmi kadar şehir olduğu için her şehre bir cami yaptırmayı düşünmüştü. Ama dinî mercilerden fetva almadan hiçbir iş yapmadığı için aynı zamanda damadı da olan Emir Sultan’ın tavsiyesi üzerine Hüdavendigâr’a yirmi kubbeli ulu bir cami yaptırmaya karar vermişti. 

Cami için Niğbolu Zaferi’nden payına düşen ganimeti ayırmıştı. Caminin inşasını, Edirne’de iken Bizans Kralı’nın talebi üzerine, depremden zarar gören Ayasofya’nın tamiri için gönderdiği mimar Ali Neccar’a vermişti. Caminin her aksamının oraya münhasır olmasını arzu ettiğinden minberini de zamanın meşhur kündekâri ustası Abdulaziz oğlu Mehmed’in yapmasını istemişti. 

Caminin âdetâ yıldırım hızı ile yapılmasını istediğinden mimar ve sanatkârlar 1399 yılında hemen işe başlarken o da devletin merkezî sistemini güçlendirme, Osman Gazi’nin kurduğu, Orhan Gazi’nin ve Sultan Murad’ın geliştirdiği Yeniçeri Ocağı’nı sağlam esaslara bağlamış, şehirde yol, köprü, su kemeri, bedesten, han, kervansaray gibi amme hizmeti verecek eserlerin yapılmasına hız vermişti.

Cami inşaatı, tezyinatı, tefrişatı ve bütün müştemilatı ile iki yıl gibi kısa bir zamanda bitirilince ustalarının, kalfalarının, işçilerinin yıldırım hızına Yıldırım Bayezid de şaşırmış ve kendisine atfedilen ‘yıldırım’ sıfatının, yalnız şahsına münhasır kalmadığını, milletine de aksettiğini görerek mesrur olmuştu. 

İbadete açmadan önce camii gezerken 2215 metrekare kapalı alanı olan her biri dört kubbeli beş bölümden meydana gelen geniş caminin ortasına tekabül eden kubbe yerinin üstünün açık olduğunu, telle kapatılan o açıklıktan giren güneş ışığının mabedi aydınlattığını, yağan yağmur sularının açıklığın altına mermerden yapılan on sekiz köşeli fıskiyeli havuzda toplandığını, caminin değişik yüksekliklerden farklı tonlarda akan şirin su şırıltıları ile şenlendiğini görünce sebebini sormuştu.

Mimar Ali Neccar, caminin inşaat sahasının istimlâk edilmesi sırasında, o açık kubbenin altına tekabül eden yerde bulunan ev sahibinin yerini vermek istemediği, araya hatırlı kişilerin girmesi üzerine değerinden çok fazla bedel ödenmesine rağmen gönülsüzce verdiğini, gönül rızası ile verilmeyen bir yerde yapılacak ibadet caiz olmayacağı için böyle bir tasarrufa gittiğini söylemişti.

—Devam Edecek—

Okunma Sayısı: 175
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı