"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Fethin zemini Bursa’da hazırlandı

İslam YAŞAR
21 Nisan 2026, Salı 01:00
OSMANLI’NIN SON BURSA PADİŞAHI II. MURAD, ARDINDA GÜÇLÜ BİR DEVLET VE FETHE HAZIR BİR MİRAS BIRAKTI. II. MEHMED İSE FETH-İ MÜBİNE MAZHAR OLARAK, KONSTANTİNİYE’Yİ FETHEDİP “İSLÂMBOL” SIFATI İLE İSLÂM DİYARI HALİNE GETİRMİŞTİ.

FATİH DEVRİNE ZEMİN HAZIRDI

Sultan II. Mehmed’in, bütün bunları ve daha fazlasını yapacağına kâni, devletin geleceğinden emin bir ruh hali içinde, uzun zamandır hasretini çektiği Hüdâvendigâr’a dönmeye hazırlandığı günlerde, tekrar  nükseden hastalığı şiddetlenmiş ve 3 Şubat 1451 tarihinde vefat etmişti. Vasiyeti mucibince naşı Hüdavendigâr’a getirilip külliyesindeki türbesine defnedilmişti.

Osmanlı Devleti’nin altıncı padişahı olan Sultan II. Murad, berzah otağı mesabesindeki türbesi Hüdevandigâr’da yapılan son padişahtı. Oğlu II. Mehmed feth-i mübine mazhar olarak Konstantiniye’yi fethedip ‘İslâmbol’ sıfatlı bir İslâm diyarı haline getirmiş, kendisi de ‘Fatih’ sıfatını alıp şehre yerleşerek bu husustaki ilk fermanını vermişti:

“Şu andan itibaren İslâmbol benim tahtımdır.”

Bu karardan sonra bütün Osmanlı padişahları saray menzili ve berzah yurdu olarak sadece İslâmbol’u seçmişlerdi. Korstantiniye’nin fethine kadar Osmanlı’nın en büyük şehri olan Hüdavendigâr, pây-i taht sıfatı ile birlikte o unvanını da kaybetmiş ve bir ‘valide sultan’ hasletiyle kendi köşesine çekilmişti.

Fakat Osmanlı’nın ilk şehri olması hasebiyle, valide sultan şefkati ve asaleti içinde, aralarında saltanat mücadelesi sırasında orayı pay-i taht yapmak isteyen İsa, Musa, Süleyman Çelebilerin, Cem Sultan’ın ve şehzade Mustafa  gibi maktul şehzadelerin ve ailelerinin de bulunduğu pek çok evlâd-ı Osmaniyeyi hasretle bağrına basmıştı. 

Osmanlı Obası’na ne geniş ne dar, tam karar bir yurt olmuştu Bursa Ovası. Onlar berzah âleminde de otağı andıran türbelerinin içinde aileleri ile birlikte idiler. Ekseriyet itibarıyla fiilî veya hükmî şehid oldukları için öldüklerini idrak etmediklerinden, Allahüâlem ilk şehrin hasbî hayatına onun bağrındaki berzah menzillerinde de devam ediyor gibidirler. 

Sultan, baba, dede, hazret, abdal, efendi…

Hüdavendigâr’ın manevîyat mihrakı şahsiyetlerin sıfatlarıydı bunlar. Ekseriyeti ilk şehrin fethine fiilen iştirak etmişti. Kimi cephe gerisinde hizmet görürken kimi müridanıyla, muhibbanıyla, ahfadıyla muhasaraya katılmış, bazıları askerlerle birlikte ilk safta yer almış, surlara tırmanmıştı. Çoğu şehid olmuştu, ama aralarından burçlara bayrak dikenler de çıkmıştı. 

Gazi olanların hemen hepsi fethi müteakip dergâhlarına, zaviyelerine, medreselerine çekilmişlerdi. Bir yandan kendi usullerince insan yetiştirirken diğer yandan buldukları inziva menzillerine veya kendilerine gösterilen yerlere yeni ibadet mahalleri, irşat merkezleri, zikir menzilleri açarak ilk şehri manen ihya etme gayreti içine girmişlerdi.

Şehid düşenler; müridleri, talebeleri, müntesipleri, muhibbanları tarafından oldukları yere defnedilmişlerdi. Başlarına onları temsil edecek kavuklu, sarıklı, takkeli hece taşları konmuş, türbe yapılmış, üstlerine çiçek ekilmiş, yanlarına servi, çınar, defne, erguvan dikilmiş, gümüş kurnalardan duru sular akıtılmıştı.

Esir ettiği Yıldırım’ı demir kafese koyup Anadolu’yu dolaştıran, Koca Osmanlı’ya hazin fetret yıllarını yaşatan, ilk şehir Hüdavendigâr’ı kana bulayan, yağmalayan, yakıp yıkan, koca çınar dallarında günlerce masum insan cesetlerini sallandıran, mümbit Bursa Ovası’nı çoraklaştıran, çeşmeleri kurutup dereleri, ırmakları kirleten, yaşayanları ölümü özler hale getiren Timur taunu onlara hiçbir şey yapamamıştı.  

TOPRAĞIN ALTI DA ÜSTÜ GİBİ HAYATTARDI

Tıpkı gazi, hüdavendigâr, çelebi, yıldırım, ebu-hayrat sıfatları ile anılan hükümdar türbelerinde olduğu gibi onlar da ilk şehrin değişik yerlerine tohum serper gibi serpilmişçesine yükselen küçüklü, büyüklü türbelerinde, mezar taşı yerine servi ağacı dikilen isimsiz, sade mezarlarında aile fertleri, talebeleri, müridleri, ahfatları ile birlikte berzah hayatı yaşamışlar, gelen misafirlerini orada karşılayıp ağırlamışlardı. 

Hüdavendigâr türbeleri, toprağın altını da üstü gibi hayattar hale getirmişti. Ahfatları, oralarda yaşayanların adlarını da sıfatlarını da kullanmaz, varlıklarını hissederek haz duyarlardı. Ahali tarafından ise adlarından ziyade mezkur sıfatları ile bilinir, meslekleri ile birbirlerinden ayırt edilirler, hürmet ve saygı görürlerdi. Onlardan alenen veya imaen bir şey istenilmezdi. Himmetleri, merhametleri, himâyeleri ancak hal dili ile beklenirdi.

Bilinenlerin sayısı yüzlerceydi, bilinmeyenler binlere baliğdi. Her giden bir giderken yerine on, yüz, bin bırakmıştı. Bu sayede ilk şehir, heyet-i umumîsi ile bir ilim merkezi, dergâh menzili, tefekkür menfezi, zikir meclisi, tarikatı, medresesi, zaviyesi ve sair maddî mânevî müştemilatıyla tam bir şeair halini almıştı.

Şeâir-i Osmaniye!..

 ***

BURSA’NIN KUTBU, EMİR SULTAN

Asıl adı Şemseddin Muhammed’di. 1368 yılında Buhara’da doğmuştu. Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere tariki ile Anadolu’ya gelmişti. Değişik şehirlerde tahsil görüş, büyük alimlerden ilim öğrenip şeyhlerden, evliyalardan feyiz alarak kendini yetiştirmiş ve dergâh açıp feyiz verecek mertebeye ulaşmıştı.

İnziva, zikir, irşat menzili olarak Hüdavendigâr’ı seçen Şemseddin Muhammed, Bayezid Han zamanında gelmişti ilk şehre. Keşiş Dağı’nın ovaya bakan yamaçlarındaki küçük bir mağaraya yerleşerek irşada orada başlamıştı. Müslüman Türk devletlerinde hassasiyetle riayet edilen ‘her şehrin bir kutup evliyası olur ve şehri manen o temsil eder’ geleneği Osmanlı’nın ilk şehrinde onunla tecelli etmişti.    

Ahlâkı, fazileti, ilmi, irfanı, zikri, takvası ve sair müstesna halleri ile ahalinin dikkatini çekip ziyaret edilince yaşadığı yeri dergâh haline getirmişti. Nesebî şeceresi Hazret-i Hüseyin (ra)’ya kadar uzandığı ve ‘Seyyid’ olduğu için ona izafeten ‘Emir’ denmiş ve ‘Emir Seyyid’ adıyla anılmıştı. 

Müntesipleri arttıkça Yıldırım Bayezid Han’ın da dikkatini çekmiş, hürmet edip hürmet görmüştü. Osmanlı’nın devlet idaresi geleneğinde kadının kararına sultan bile müdahale edemediği için Emir Sultan, Molla Fenarî’nin tavassutu ve delaletiyle onun kızı Fatıma Hundi Hatun ile evlenmişti. Saray hayatına meyletmemiş, eşinin de tasvibi ve takdiri ile mütevazı yaşayışını değiştirmemişti. Ahali ona eşinden ve asaletinden dolayı ‘sultan’ sıfatı verilmiş ve ‘Emir Sultan’ namı ile iştihar etmişti.

MUHASARAYA DESTEK VERDİ

Yıldırım Bayezid Han’dan sonra Çelebi Mehmed ve II. Murad tarafından da sevilen takdir gören Emir Sultan, onlara ayniyle mukabele etmiş, sefere çıkarken onlara zafer dualarıyla kılıç kuşandırmıştı. Bazı seferlere bizzat katılmış, II. Murad Konstantiniye’yi kuşattığı zaman beş bin kadar dervişi ile muhasaraya destek vermişti. 

Fetret devrinde oğlu Emir Ali, annesinin padişahın kızı olması hasebiyle beylik kurma iddiasında bulunmak istemişti. Babası Emir Sultan ve annesi Hundi Hatun onun taht kavgasına karışmasını istemedikleri için karşı çıkmışlardı. Emir Ali, etrafında toplanan bazı insanların tahriki ile taht kavgasından vazgeçmemişti.

Babasının, annesinin muhalefeti yüzündün Hüdavendigâr’da ve çevresinde tutunamayacağını anlayan Emir Ali, Marmara’da bir adaya giderek adamları vasıtası ile asker toplamaya başlamıştı. Emir Sultan, sözünü dinlemeyip taht kavgasına kalkışmak isteyen oğlunu Allah’a havale etmişti. Emir Ali kendi adı ile anılan, sonradan ‘İmralı’ diye adlandırılan adada taht kavgasına karışamadan vefat etmişti.

Yaşadığı zaman içinde en yüksek devlet ricalinden, askerî, mülkî erkândan tarikatlara, medrese mensuplarından sanat, ticaret erbabına ve her dinden, dilden, nesepten, cinsten, seviyeden insan tarafından sevilen, intisap edilen Emir Sultan, 1430 yılında çıkan bir veba salgınında hayata veda etmişti. 

Saltanat ve maneviyat sultanlarını yanı sıra halkın ekseriyetinin de katıldığı cenaze merasiminde namazı, o sırada orada bulunması keramet addedilen Hacı Bayram Velî kıldırmış ve dergâhın bahçesine sırlanmıştı (defnedilmişti.) Adını taşıyan camii, türbeyi, külliye müştemilatını eşi Fatıma Hundi Hatun yaptırmış ve Emir Sultan’ın manevî müessiriyetinin zaman üstü bir hal almasına vesile olmuştu.

GEYİKLİ BABA SULTAN

Osmanlı Devleti’nin kuruluş safhasında Azerbaycan’ın Hoy şehrinden Anadolu’ya gelen bir Türkmen velîsi idi. ‘Gazi-derviş’ denen, ‘Alp-eren’ tabir edilen ve dağlarda münferiden ya da küçük gruplar halinde münzevi olarak yaşayan, gerektiğinde akıncılar gibi cephede savaşan insanlardandı. 

Yaşadığı yerlerde ahali üzerinde müessir olduğu için ondan sitayişle bahseden Yunus Emre bazı şiirlerinde onun adının Hasan olduğunu ifade etse de Anadolu’ya ilk gelen maneviyat sultanlarından olduğu için ‘Baba Sultan’ dağlarda beslediği geyikleri evcilleştirerek hizmetinde kullandığı için de ‘Geyikli Baba’ sıfatı ile de iştihar etmişti.  

Ahfadı ile birlikte Anadolu’nun bazı şehirlerinde kısa fasılalarla kaldıktan sonra Turgut Alp vesilesiyle Osmanlı topraklarına gelmiş ve müridleri ile birlikte, başka Kızıl Kilise olmak üzere çeşitli kalelerin fethine katılmıştı. Turgut Alp onu Orhan Gazi ile tanıştırmış o da dergâh kurması için İnegöl taraflarına bir köyü vermişti. 

Orhan Bey’in Bursa’yı muhasara ettiği son seferinde müridleri ile birlikte o da fetih hareketine katılmış, kılıç veya ok kullanmak yerine otuz kırk okkalık koca kaya parçalarını çakıl taşları gibi kavrayıp kale kapısına veya burçlara fırlatarak düşmana kılıçtan ve oktan daha çok zayiat verdirmişti. 

Fetihten sonra dergâhına dönmüş ve münzevi hayatına devam etmişti. Hükümdarın kendisini arayıp sorduğunu öğrendi ise de ganimetten pay vereceğini düşünerek  yanına gitmemişti. Orhan Bey’in ısrarlı daveti üzerine ziyaret etmiş, otağının önüne ve külliye olarak seçtiği arazinin münasip yerlerine hediye olarak getirdiği çınar fidanlarını dikmişti. 

Dergâhında kendisinin geliştirdiği çınar tohumlarını paşaların, akıncı beylerinin, medrese hocalarının, evliyaların, şeyhlerin yanı sıra ahaliye de dağıtarak her yere ekilmesini sağlamıştı. Çınar ağacı çok uzun ömürlü olduğu ve bin yıldan fazla yaşadığı için Baba Sultan bu vesile ile padişah Orhan Gazi’ye ve Osmanlı Devleti’ne fiilen uzun ömür dileğinde ve duasında bulunmuştu. 

Hayatta iken Bursa’nın yanı sıra Erzurum, Sivas, Malatya, Adana, Biga taraflarında da müridleri tarafından kendisine bağlı dergâhlar açıldığı, zaman zaman oralara gittiği halde tekrar İnegöl’deki dergâhına dönmüş ve hayatının son zamanlarını orada geçirmişti. Vefat ettiği zaman Orhan Bey’in yaptırdığı külliyenin bahçesinde, Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yıllarda dikilen çınarların gölgesindeki türbesine sırlanmıştı.

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 138
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı