"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İsm-i Ferd ya da varlığın kimliği

Mustafa Eren BOZOKLU
18 Ocak 2020, Cumartesi 00:06
Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden bir “İsm-i Âzam” veya İsm-i Âzamın altı nurundan bir nuru olan “Ferd” ismi insanı “insan” olarak vasıflandırabilmek için öncelikle onun bir şahsiyetinin ortaya çıkmış olması; baskın, yöneten, aktif ve iradesini kullanan temel ve merkezde bir kişiliğe sahip olması gerekmektedir.

Eğer bu yetkinlikte bir şahsiyete sahip değilse, yani kimlik farkındalığı kaybolmuşsa, kimlik bilinci zarar görmüşse, kişide birden fazla kişilik ortaya çıkmaktadır. Buna psikolojide “Çoklu Kişilik Bozukluğu” veya “Dissosiyatif Kişilik” denilmektedir. Kimlik farkındalığı kaybolmuşsa, insan, durumları ve çevresindekileri algılamakta veya ilişkilendirmekte çok zorlanmaktadır; ilişki ve aktiviteleri toplumsal hayatın her tarafında önemli şekilde etkilenmektedir. İnsan eğer sağlıklı bir “fert olma duygusu”na sahipse hem toplumu (vahid olanı) hem de toplumu oluşturan şahısları (ehad olanları) doğru değerlendirme şansına sahip olmaktadır.

Şirk, putperestlik ve mitolojiye kayan bütün batıl inançlar dissosiyatif bozukluğun tersden gelimle yaratıcıyı algılama düzeyinde ortaya çıkmasıyla mümkün olmaktadır. Elbette, bu düzeyde ortaya çıkan bu tip bir bozukluk insanın kendi şahsiyetini algılamama problemi olarak ortaya çıkmamaktadır. Burada problem, Yaratıcıyı bütün isim ve sıfatlarıyla algılayamama; dolayısıyla onun her bir özelliğini başka unsurlara paylaştırma olarak ortaya çıkmaktadır. Burada insanın kişiliği değil; yaratıcının insanda oluşan kimliği parçalanmaktadır.

İnsandan beklenen, kendisini “suretinde” yaratan Rabbini, yine kendinden başlayarak âlemi tetkik ve teşhis ederek tanımaktır. Zira eğer bir ferd olma bilinci doğru şekilde yerleşmemişse, insanın hafsalaya almayacak derecede büyük şu kâinatı ve yine onun içinde kavranılamayacak düzeyde gerçekleşen işlerde görülen makine düzenini Allah’a verebilmesi çok zor olmaktadır. Âlemde ortaya çıkmış olan intizamı görememekle, insanda tabiri caizse, bir “sosyo-kâinat bilinci” yerleşememekte; bütün bir mevcudat “rakip, düşman, ecnebi,.. vs” olarak görülmektedir. Böylelikle “tabiattan kaynaklanmak, kendi kendine ve rastgele olmak” gibi “safsata”lar insan ruhunda gerçek birer hakikatlermiş gibi algılanmaktadır.

Müslim’de ve Buhari’de geçen bir müteşabih hadiste “Allah insanı (Âdemi) Rahman suretinde yarattı” denilmektedir. Bu hadiste Fahr-i Kâinat Efendimiz (asm) mecâz diliyle, Allah’ın insanı en güzel tarzda, bütün isimlerini gösterir, bildirir, tanıtır ve tanır biçimde yarattığını ifade buyurmaktadır. İnsan, “Allah’ın Zatına ve sıfatlarına” delâlet ve işaret etmektedir.

14. Lem’anın ikinci Makamında “Bir kısım ehl-i aşk, insanın simâ-yı mânevisine bir suret-i rahman nazarıyla bakmışlar” denilerek dikkatler insanın ruh, kalp, akıl ve hissiyat âlemine çevrilmek istenmektedir. Bedene şekil veren maddî suretle beraber esas olarak insanın manevî yönü ve şahsiyeti; Rahmanın sıfatlarının küçük bir “Ferd” olarak onda ortaya çıkmasıyla mümkün olmaktadır.

Elbette, sadece insanın değil, diğer canlıların da Allah’ın sıfatlarını göstermeleri ve İlâhî isimlere ayna olmaları yönüyle bir “simâ-i rahmanî” taşıdıkları sonucuna varılabilmektedir; ancak, bu anlamda en ileri derecede bir temsil insanda ortaya çıkmaktadır.

İnsanın siması da onda bir şahsiyet bilinci oluşmasına yardım edecek, neredeyse onu “biricik” yapacak şekilde yaratılmıştır. 30. Lem’a’da “hukuk-u insaniyenin muhafazası için sair envâın fevkinde olarak o simalarda birbirine iltibas olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok alâmet-i farika ile iftirakları…” şeklinde beyan edildiği gibi; insanda bir ferdiyet bilincinin oluşması için, kendisini diğerlerinden, özellikle aynı türden olduklarından farklı kılacak özellikte yaratılmış olması gereklidir. İnsanın, bütünüyle kendisinin aynısı olan birisiyle asla iletişim kurması mümkün olamaz; zira bir sebep ve bir anlam bulmak mümkün olmaz.

İsm-i Ferd’in “İsm-i Âzam” olarak veya İsm-i Âzam’ın altı nurundan birisi olarak değerlendirilmesi; Yaratıcının asla birden fazla olamayacağını, O’nun sıfatlarının bölünemeyeceğini; varlığın bütünüyle ve tek tek mümkün olmasının ve yaratıcıyla olan ilişkinin ancak temsili bir şahsiyet ve biricikliğe sahip olmalarıyla mümkün olmasını ifade etmektedir.

Vesselâm.

Okunma Sayısı: 1302
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı