"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Sapiens ve Homodeus... İnsan nereye koşuyor?

Mustafa Eren BOZOKLU
14 Ocak 2021, Perşembe
İsrailli tarihçi yazar Yuval Noah Harari, populer kitabı Sapiens’in son sözünde “Ciddiye almamız gereken şeyse tarihin bir sonraki aşamasının, sadece teknolojik ve örgütsel dönüşümler değil, insan bilinci ve kimliği üzerine de temelden etki eden dönüşümler ihtiva edeceğidir….

En nihayetinde günümüz dinler, ideolojiler, uluslar ve sınıflar arasındaki tartışmalar Homosapiens’le birlikte yok olacak… Homosapiens’i başka bir tür yaratığa çevirebilecek bilimsel projeleri durduracağımızı ummak çok naif kaçar, çünkü bu projelerin hepsi ölümsüzlüğün arayışıyla yani Gılgamış Projesi’yle ayrılamaz şekilde iç içe geçmiştir… İnsanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz… Daha da kötüsü insanlar her zamankinden daha sorumsuz gibiler. Uymamız gereken yegâne yasa fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. Diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz. Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?” diye kitabını bitiriyor. Son dönemde Evrim Teorisi’nin bu yılmaz savunucusu, antik çağdan beridir süregelen “insan-tanrı” hayalinin ete kemiğe bürünmek üzere olduğunu, bunun ise fantastik Frankenstein hikâyesi değil materyalist gerçekliğin hayal kırıklığı olabileceğini anlatıyor.

Said Nursî ise, bu konuya ilişkin olarak, 30. Söz’de, Ene ve Zerre bahsinde, Silsile-i Felsefe’nin, ‘ene’ye mana-yı harfi olarak değil, mânâ-yı ismi tarafından baktığını söyler. Yani ene’nin -insandaki ben duygusu, kimlik olgusu, insanın başkalarından kendisini ayırdetme kabiliyeti, öznelik, bireylik duygusu- Allah’ın isim ve sıfatlarını anlatan bir anahtar gibi değil;  “…kendi kendine delâlet eden, mânâsı kendinden olan, kendi hesabına çalışan, vücudunun aslî ve zâtî olduğunu telâkki eden; daire-i tasarrufunda hakikî mâlik olduğunu varsayan; gayesi ve vazifesini, sırf kendini sevmekten, hubb-u zâtından kaynaklanan bir tekemmül-ü zâtî olarak bilen” varlık olarak tarif edildiğini söyler: 

“Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbî gibi adamlar, “İnsaniyetin gayetü’l-gayâtı teşebbüh-ü bi’l-Vâcibdir, yani Vâcibü’l-Vücuda benzemektir” deyip firavunâne bir hüküm vermişler. Ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok envâ-ı şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderiç olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.” Anlaşılacağı gibi, Homodeus yeni ortaya çıkmış bir durum değildir. Felsefenin önemli üstadları, ki bunlar arasında Müslüman olanlar da vardır, insanlığın en yüksek gayesinin Vacib’ül Vücuda, yani varlığı zorunlu olan mutlak varlığa, Allah’a benzemektir düşüncesindedir. Bu düşünce, Cenab-ı Hakk’ın, yaratıcısını tanıyabilmesi için insana verdiği bir özelliği, ene’yi, o özellik sanki insanı tarif eden bir  kılavuzmuş gibi telâkki edilip insan tarafından yanlış şekilde kullanılmasından yol bulmaktadır. “Ene kitapçığı”nda kodları bulunan, meselâ, malikiyet kavramıyla insan Allah’ın malik oluşunu derk edebilecek iken, bu kavramı kendisinin bir özelliği olarak görüp, elde ettiği şeyleri kendi malı olarak telâkki edip kendisine ait ve Allah’tan bağımsız bir hayat kurgulamaya yönelmektedir. Ancak tarih sürecinde bu doğrudan gerçekleşmemiş; insan önce kendisinden daha kuvvetli ve kudretli olana malikiyet verip, ondan beslenmek, ondan çalmak ve tırtıklamakla kendi mülkünü çoğaltmaya yönelmiştir. 

Örnek verilecek olursa, Felsefe’nin, Allah’ın mülkü olan tabiatı, kendine malik bir düzlem olarak tarif etmesi, insanın hırsızlık yapabileceği meşrû bir zemin ortaya çıkarmıştır. İnsan bu zeminden aşırdıkları ile, zamanla bu zemini kendine musahhar ve hizmetkâr yapmakta; böylelikle dünyada kendine bir Cennet kurmaya yönelmektedir. Nereyi fethetmişse, onun üzerinde bulunan ilâhî damgayı kazımaya çalışmaktadır. 

Bütün bu çabaların sonunda 20. Yüzyılda insanoğlunun silsile-i felsefe peşinden giden kısmı; büyük ve yıkıcı bir kuvvet elde etmiştir. Yüzyılın ortalarından itibaren bir sihir hükmüne geçen ve göreni etkisi altına alan teknolojinin yardımıyla insanlık önce transhümanizm denilen bir yola yöneltilmiştir. 

Transhümanizm, insanın vücudunun ve dimağının (fizikî ve zihnî kabiliyetlerinin) arttırılarak yaşlılık, sakatlık, hastalık gibi maruz kaldığı illetlerden arındırılması, istenilmeyen veya gereksiz görülen özelliklerinin kırpılması için bilimden ve teknolojiden yararlanılması yaklaşımıdır. Bu fikir, uluslar arası büyüklükte finans, silâh ve endüstri tröstlerinin ve bir kısım entelektüel çevrelerin desteklemesiyle önce nano biyoteknolojik projelerle, sonra 2000’li yılların başında “Genom Projesi” ile ete kemiğe bürünmüştür. Bugün artık transhümanizm’den posthümanizm’e, insan tasarlamaya yönelinen bir devreye girilmiştir. Bu evrede, insan, ene’ye içkin olan bütün ilâhî unsurları ve anlamları (zihni, dimağı, aklı, duyguları vs.) silinerek, sadece “zekâ” odaklı dijital tabanlı bir varlığa, belki de bir tanrı olmaya aday konumuna gelmiştir. Ancak ilâhî kodu silmek, insana bu şansı verebilecek midir? İlâhî kodu silerek yerine yerleştirilen hümanist kod, yine başkaları tarafından yeniden üretilebilecektir. Böylelikle, sürekli yenilenen kodlar ve geliştirilen vücut fonksiyonları ile kâinatta artık evrim sürecine mahkûm olan bir homosapiensten değil, kendi evrimini kurgulayan, hızlandıran ve süreci belirleyen bir “dijital-insan tanrı”dan bahsedilebilecektir. 

Harari bunu “Bilim insanlarının neden genomu incelediklerini, bir beyni bilgisayara bağlamaya çalıştıklarını veya bir bilgisayara zihin yüklemeye çalıştıklarını sorduğunuzda, hemen hemen aynı standart cevabı alırsınız: 

Hastalıkları tedavi edebilmek ve insanları kurtarmak için. Bir bilgisayarın içinde zihin yaratmanın sonuçları psikiyatrik hastalıkları iyileştirmekten çok daha ciddî olsa da, hepsi bu cevabı verecektir; buna kimse itiraz edemez. İşte bu yüzden Gılgamış Projesi (tanrı insanı gerçekleştirme düşüncesi) bilimin amiral gemisidir ve bilimin yaptığı herşeyi haklı çıkarır” sözleriyle ifade etmektedir. 

Kıyamete inanın ya da inanmayın, “insan” olarak bu dünyadaki yaşantımızın son günlerindeyiz. Bütün peygamberlerin haber verip kendisinden sakındırdıkları bu çağda, ahirzamanın büyük fitnesinde, insan unsuru oldukça örselenmiş bir haldedir. İnsanın bir “kıymet”i kalmamış; ekosistemde oynanmadık, bozulmadık, kirletilmedik bir yer bırakılmamıştır. Böyleyken, biz, hâlâ, bir yandan bizim iyiliğimiz için çabaladığını söyleyen öte yandan bize tanrı-insana ulaşma yolunda önemsiz, değersiz denekler nazarıyla bakan bilimin, bozguncu felsefenin, ayartıcı sanatın; materyalist, erdemsiz, ahlâktan bağımsız, yaratıcıyı inkârı esas alan ve şimdilerde dünyayı etkisi altına almış bu ‘münkir’ kitlenin bizim için iyi şeyler planladıklarını düşün/ebilir/meli miyiz?  

Okunma Sayısı: 2603
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Özgür bey

    14.1.2021 18:45:08

    Tebrik ederim çok güzel bir yazı olmuş. Özellikle ayartıcı sanat tamlaması çok oturmuş. Bunun hakkında da bir yazı bekliyoruz. Ayrıca yazılarınızı daha sık yazarsanız memnun oluruz.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı