"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Akdağ’ın zirvelerinde

Muzaffer KARAHİSAR
28 Temmuz 2020, Salı
Güzel Anadolu’nun her köşesinde havasıyla, suyuğuyla, ormanıyla, yeşillikleriyle ve envaî çeşit güzellikleriyle insanı cezbeden meşhur yerleri vardır.

Sandıklı Akdağ, bütün canlılara kucağını açmış, gür ormanlarla kaplı yüksek dağların, geniş yaylaların, yemyeşil çayırların, soğuk suların, temiz havanın ve bol nimetleriyle gönülleri mest eden bir rahmet hazinesidir. 

Geçenlerde Akdağ’ın resimlerini gönderen bir arkadaşıma şöyle yazmıştım: “Gidip görmüş gibi Akdağ’ın temiz havasını, çam kokusunu, serinliğini, hürlüğünü tadar gibi içimi hoş, tatlı, lâtif bir duygu kapladı. Hasret duyduğum dağları alıp gönlümün derinliklerine, hissiyatımın ufuklarına, manevî âlemlerime bir demet memleket çiçeği gibi sunan Rabbime şükürler olsun. O ıssız dağlarda Rabbimi zikretmek ve Âyetü’l- Kübra’yı okumak istiyorum.”

Bu temenniden bir hafta sonra akraba grubuyla Akdağ’a seyahat imkânı doğdu. Unutmamak için ilk işim, Âyetü’l-Kübra’yı ve Cevşen’i çantama yerleştirmek oldu. O yüksek dağlarda haşmetli ormanların, ağaçların, vahşi hayvanların ve asude yerlerin huzur veren güzellikleri, tefekkür mekânlarıdır.

Sabahın erken saatlerinde Sandıklı’dan Sorkun Köyü yoluna ilerliyoruz. Yol boyunca mısır, patates, fasulye, afyon, ayçiçeği… nimet sofrası tarlaların hoş manzaraları içimizdeki sevinç çığlıklarını teskin ediyordu. Yol kenarlarını süsleyen gelinciklerin ve kır çiçeklerinin farklı renkleri, güzellikleri dikkatimizi çekiyordu.

2500 rakımlı Akdağ’ın yükseklerine tırmandıkça sabah rüzgârıyla ağaçların hışırtısı ve kuş sesleriyle içimize müstesna bir huzur, mutluluk ve vuslat esintileri dökülmeye başladı. Rıza Tevfik’in: “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere; /Şimdi dağlarında mor sümbül vardır. /Ormanlar koynunda bir serin dere, /Dikenler içinde sarı gül vardır.” şiiri sanki oraları canlı tasvir ediyordu.

Akdağ Tabiat Parkı, 1600 metre yükseklerde Koca Yayla’nın, Uzun Göl’ün, çam ormanlarının olduğu geniş gölgelik, mesirelik, meskûn bir alan. Ziyaretçiler için yapılan düzenlemeler, sosyal tesisler, orman evleri, mescitler, çeşmeler, oyun parkları, oturma bankları, tuvalet, temizlik ve çevre koruma görevlileri vb. düzenlemeler son derece güzel uygulamalar...

Üzerinde kayık, sandal ve ördeklerin yüzdüğü, hayvanların su içtiği gölün mavi sularına yansıyan orman manzarasına nazır bir yamaçta konakladık. Kuş seslerinin ve çamların huzur veren gölgesinde Âyetü’l- Kübra’da kâinattan Hâlikını soran bir seyyahın gördüğü, keşfettiği hakikatleri takip ve tefekkür ediyoruz. Her şeyde tevhide açılan pencereler, deliller, işaretler ve birlik mühürleri… 

Varlıklarda Cenab-ı Hakk’ı ispat eden tecellilerin, isimlerin, ilimlerin, harika vaziyetleri, cilveleri, vazifeleri… her biri aklı ikna edip kalbe dökülen hakikat katreleri. Daha sonra huşu ile kılınan vakit namazları, tekbir, tesbih, tahmid, tehlil ve duâlar… 

Hışımla ve öfkeyle gelen hortum sükûneti bozdu! Piknik yapan insanlarda ne varsa yerden alıp havaya savuruyordu… Bizleri de ihmal etmeyip gönülledi. Ancak yerdeki Âyetü’l-Kübra kitabı kanatlarını kıpırdatan kelebek gibi olduğu yerde duruyordu. 

Oysa daha ağır ve büyük eşya ve malzemeler göğe savrulmuştu. 

Yörük çadırında ziyaret ettiğimiz Hüseyin Atalay, misafirperver Anadolu insanı. Şairin: “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum /Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.” dediği gibi Akdağ yayla kültürünü anlattı, uzun uzun. Yaylanın bereketi, hayvan üretme geleneği, vahşi hayat maceraları, geçmişten gelen yılkı atları ve yaşama şartları, geçmişte Yörük köylülerinin yaylada yurt tutmaları, tarihi ve kültürel gelenek bilgileri verdi, hatıralar anlattı, ikramlar yaptı.   

İkindi sonrası gölgeler alabildiğine uzamıştı. Günün yüzü solmuş, ihtiyarlamıştı. Haşmetli dağların zirvesinden aşan güneş, batı ufkuna kızıllıklarla sarkmıştı. Gölün üzerine ayna misal yansıyan bulutlar ve güneşin altın sarısı ışıkları, raks ederek kayboldu. Akşamın serin, ıssız asude ânı, siyah tül gibi her tarafı kaplıyordu. Veda zamanıydı. Hayal ötesi güzelliklerle ruhumuzu büyüleyen günün sonunda, tarifi imkânsız hoş bir rüya bitmişti.

Okunma Sayısı: 1590
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı