17 Mayıs 2011, Salı
KESİN ikisinden biri; ya akıl yok bunlarda, ya da milleti adam yerine koymayıp hafife alıyorlar. Nasıl bir Anayasa öngördüklerini, yahut Kürt Sorununu nasıl çözeceklerini anlatarak oy isteyecekleri yerde, ne denli sığ ve yavan, ne denli karın doyurmaz ve düzeysiz atışmalar içindeler siyasal partiler, baksanıza.
Hâttâ,”Siyasal Partiler” demek bile yanlış. Sadece üç liderin meydan meydan dolaşarak, her yerde aynı lâkırdıları ettikleri, inceliksiz esprisiz; halkın da, seçilecek vekillerin de içinde yer almadıkları, vasıfsız bir stand-up gösterisi, çünkü bu.
AKP’ye de şaşıyorum doğrusu. Muhalefetin inisiyatifindeki dümen suyu bir seçim stratejisi ile kayıkçı kavgasına girişti onlarla.
CHP, nasıl olsa iktidar olamayacağını bildiğinden, yüzde otuzlara ulaşabilmek ve meclisteki sandalye sayısını olabildiğince yukarılara çekmek için, aklına ne gelirse vaâd ederek, ha bire savuruyor meydanlarda.
Erdoğan’ın en büyük hatalarından biri de, tek kişilik propaganda usûlünü seçmiş olmasıdır. Oysa bu işlevi ekiplere yaysaydı, Kılıçdaroğlu’nu da öyle yapmaya zorlamış olacaktı. Erdoğan bir tek kendisini ölçü alınca, Kılıçdaroğlu’nun işini kolaylaştırdı. Birbirleriyle çelişen ve yamalı bohça gibi duran CHP'nin, her kafadan çatlak sesler vermesini önleyerek, onları bu dertten kurtarmış oldu.
Ayrıca, tek bir sesin çıkması ve geri kalanların tümüyle susması, demokratik yönetişim anlayışları bakımından da halka karşı işlenen çok büyük bir ayıp aynı zamanda, o partiler için.
Ama zaten AKP, yanlışlıklar denizinde açıklara doğru hanidir kulaç atıp duruyor, dikkat ediyorsanız.
Meselâ, yüz bilmem kaçıncı duruşmalara gelinmesine rağmen, henüz hiç bir netice alınmamış Silivri’nin dipsiz kuyu gibi davalarıyla, inandırıcılıklarının ve meşruiyetlerinin her geçen gün giderek sarsılmakta olduğunu göremiyorlar, bir türlü.
Bir de yetmezmiş gibi, tuzu-biberi olarak, örneğin kalkıp,”askerlerin kendi emirlerindeki memurlar olduklarını; bir zamanlar küçümseyerek ve dışlayarak el sıkmazlarken, şimdi artık topuk selâmı verir hâle geldiklerini” kinayeli bir üslûpla vurguluyorlar uluorta.
Yapmış oldukları onca kötülüklerden eleştirel olarak bahsederlerken, esasında yönetici konumundaki her dönemin üçyüzelli civarındakijgenerâllerini ölçü almak dururken, Silahlı Kuvvetler’in komplesini kapsayan yanlış bir dil yüzünden, tüm subay ve astsubayları yaralıyorlar.
Usanç ve utanç verici Darbeleriyle iz bırakarak, karakterini biçimlendirdikleri TSK'nın, son altmış yılında derin yaralar açmış olan bu bir avuç generalle, onların “emir kulu” konumlarındaki subay ve astsubayları birbirlerinden tefrik etmeden konuşur ve tasarruflarda bulunursanız, onları asla kazanamazsınız.
Ve onları, o generallerle özdeşleşmeye iterek, koca bir orduyla boğuşmak ve muhtemelen de kaybetmek zorunda kalırsınız.
“Çünkü, subayların ideolojik olarak birbirlerine kenetlendikleri aşırı ölçülerdeki kurumsal bir yapı, demokratik sivil düzen için problemler yaratır.
Aşırı kurumsal bir askeri örgüt, zaten kırılgan sivil kültüre sahip bir toplumda, antidemokratik değerleri geliştirir ve sivil üstünlüğünün temel dokusunu parçalar.
Silahlı Kuvvetler, kurumsal bir yapı olarak, güçlü bir kolektif ruha sahip olduğunda ve kendi militer değerlerini demokratik sivil toplumun değerlerinden üstün gördüğünde, gerek siyasal yönetimlerin, gerekse sivil toplumun karşısında yek vücut olarak hareket etme potansiyeline kavuşur. Bu durumda, mevcut düzenin garantörü olduklarına ilişkin algıları kabaran o ordunun generalleri de, siyasete karışmayı kendilerine bir hak olarak görürler.
Bir ordunun, işte bu nedenlerle aşırı kurumsal niteliklerinden sıyrılıp meslekî nitelikteki bir konuma evrilmesi gerçekleşmedikçe, demokratik rejime kalıcı bir şekilde uyum sağlaması mümkün değildir. Bir ordu için, aşın kurumsal konumdan meslekî bir konuma dönüşmek, demokratikleşmenin ön şartıdır.”
Bunu sağlayacak faktörlerden biri de, işte o subay-astsubayları darbeci ve vesayetçi generallerle bir tutmamaktır.
Ama kodamanları dışarıda bırakır, tıpkı Abdülhamit’in Osmanlı Donanması’nı Halic’e hapsederek çürütmesine benzettiklerindeki gibi, “emir kulu” küçük rütbelileri içeriye tıkarsanız; onları, “emperyalizmin emrindeki iktidarınızla, Ergenekon ve Balyoz davaları ekseninde uydurulmuş yalanlarla TSK'yı Silivri’de tutsak ettiğiniz” anlayışlarına sevkedersiniz, ki tüm ordunun giderek bu tarzda düşünmesiyle, başınıza gelmekte olan da budur.
“Kuzuların sessizliği"ne bürünmüşlüklerle suçlanan TESUD ve komuta kademelerine, başta emekli subaylar olmak üzere, Silivri esirleri için, nezdinizde ne gibi girişimlerde bulunulduğunun hesabı sorulmaktadır.
“Zindandakiler”den beş-altı tanesinin meclise sokulmak istenmesinin sebebi, seçim sonrası “diğer esir'ler”lerin de kurtarılması ve yeni bir yapılanma ile Atatürkçülük yolunun bütün boyutlarıyla tekrardan restorasyonu içindir.
Tansiyonlar bu doğrultuda yükselirken ve Askeri Reformlar kapsamında tek bir yapısal girişiminiz dahi yok iken, ordunun sizin ummuş olduğunuz istikamette değişmiş ve demokratik bir çizgiye gelmiş olduğunu zannetmeniz, akıl-hafsala alır gibi değil, doğrusu.
Unutmayınız ki, subay sınıfının demokratik liberal değerlerle bezenmeleri, böyle tek tek tasfiyeleriyle değil, uzun soluklu süreçler ve sabırlı programlar meselesidir.
Yani, siyasal iktidar olarak, askerleri sindirdiğinizi sanıyorsanız, öfkeden mamul “bileyi”lerini göremediğinizden olmalı ki, bir güzel yanılıyorsunuz.
“Son Kuşlar”da ne demeğe getiriyordu Sait Faik, öyküsünün sonuna doğru?
“Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz göreceğimizi gördük çünkü. Benden söylemesi.”
Eh! Benden de söylemesi...
Namık Çınar
Taraf, 16.5.2011
Okunma Sayısı: 933
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.