"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kemalist Türk-İslam sentezi, 12 Eylülcülerin projesiydi

03 Temmuz 2013, Çarşamba
12 Eylül darbesi birçok yönüyle hâlâ yüzleşmek gerektiren kapsamlı bir sorunumuz. Bu, konumuz bağlamında da öyle. Ama ben konunun daha çok Sünni yurttaşların ilgi ve dikkatini yoğunlaştırmaları gereken boyutları üzerinde duracağım.

“Anarşi ve teröre karşı” yapıldığı iddia edilen 12 Eylül 1980 darbesinin, önceki darbelerde olduğu gibi ilgi ve dikkatinin odağındaki konulardan biri de “irtica” idi. Hatta darbeciler, dönemin Milli Selamet Partisi’nin (MSP) Konya’da düzenlediği mitinge darbe yılları boyunca sıkça atıfta bulunmuşlardır. Bu miting onlara göre “irticai bir kalkışma” idi; çünkü İstiklal Marşı okunurken, mitinge katılanların bir kısmının ayağa kalkıp hazır duruşa geçmedikleri görülmüştü... “Tehlike” büyüktü...
Darbe solu acımasızca biçti. Kürt sorununda inkâr zihniyetini katı faşist, ırkçı boyutlara taşıdı. Her türlü demokratik muhalefet odağını tasfiye etti. İş ve çalışma yaşamından üniversitelere değin hayatın her alanını kendi anlayışına uygun şekilde tanzim etti. 82 Anayasası’nı getirdi. Ve cuntacılar, kendilerini “Cumhurbaşkanlığı Konseyi” adı altında, sivil döneme geçilmesine rağmen iktidarda tutmaya devam ederken, getirdikleri anayasa da hâlâ “anayasamız” olmaya devam ediyor... Darbecilerin “irtica” ile mücadelelerinin partner kuruluşu ise DİB idi.

Müslüman dediğin Türkçü, devletçi olur!
DİB ile kafa kafaya veren darbeciler, “Aydınlar Ocağı” türü Türkçü oluşumların önerilerinden de yararlanarak Kemalist laiklik anlayışını “güncelleyen” uygulamalara imza attılar. İmam-hatip okullarının yurt sathında en çok yaygınlaştığı dönemin, 12 Eylül dönemi olması bu bağlamda anlaşılması gereken bir husus. Malum, din derslerinin “zorunlu” hâle getirilmesi de darbecilerin eseridir. Bu uygulamalara bakıp 12 Eylül eleştirisi yapanlar bilerek ya da bilmeyerek yanlış yapıyorlar. Çünkü darbecilerin niyeti günümüzdeki gibi “dindar nesiller yetiştirmek” filan değil; dini Kemalist milliyetçiliğin hizmetine daha fazla koşabilmek idi.
Türk-İslam sentezi, Kemalizm’in ideolojik görüngülerinden biridir. Bu şekilde Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki “devletçi Müslümanlık” yaratmak çabasını güncellemek istemişlerdir; Türklüğe İslam, İslam’a da Türklük eklemleyerek. Ama “üstte” olan Atatürk milliyetçiliği ve Atatürk İlke ve İnkılâpları’dır... Darbe Anayasası’nın ruhunu oluşturan, bu faşizan ideolojidir: “Hiçbir düşünce ve mülahaza Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremez.” (82 Anayasası’nın başlangıç metninden.)
Sol bu dönemde acımasızca tasfiye edilirken, geriye kalan toplumsal yapının “hâlledilmesi” için de din ve Diyanet kullanıldı. Kenan Evren’in konuşmalarında ayetler okuması, ancak bu kapsamda doğru anlaşılabilir. Bu, darbenin meşrulaştırılması için ihtiyaç duydukları bir yaklaşım idi. Bu yönüyle aslında “yeni” bir şey de sözkonusu değildir. Burada sorgulanması gereken asıl husus, Sünniler açısından milliyetçiliğin İslam’la nasıl bir alakası olabileceğinin sorgulanmasının önemidir...

DİB’in işleri...
DİB, 12 Eylül’de de devletin bir ideolojik manipülasyon aygıtı olarak kullanıldı. Cunta Anayasası’nın 136. maddesi, DİB’in amacını “milli dayanışma ve bütünleşmeyi geliştirme ve pekiştirme” olarak açıklar. İlginçtir, o gün bugündür DİB’i savunanların temel argümanları da budur; “DİB, birlik-beraberliğimiz için gerekli”...
“Milli birlik ve beraberliğimizi” geliştirme ile görevli DİB, yeni nesilleri “zararlı” akımlardan uzak tutmayı asli bir görevi olarak ifa ederken, bunun ne kadar “diyanet” ile ilgili bir “iş” olduğunu sorgulamadı. “Türk milli kimliğini korumak, muhafaza etmek”, “peygamber ocağı” olarak sunulan orduya güven ve sadakati artırmak, “birlik-beraberlik” adına tek tipleştirilmiş bir toplum tasavvurunun savunuculuğunu yapmak, “idare” içindeki yeri sağlamlaştırılan DİB’in bir “devlet kurumu” olarak varlık nedeniydi.
Din dersleri “zorunlu” hâle getirilirken, bunun “laiklik” ile ne şekilde izah edilebileceği çok önemli değildi. Sünnilik esaslarına göre verilen bu dersin başka TC yurttaşları için bir “zulüm” anlamına geleceğinin de bir önemi olmadığı gibi...
Ezan, hutbe ve vaazlar merkezileştirildi. Din alanında DİB eliyle devlet tekeli sağlamlaştırıldı. “Farklı” inançlar ya da inançsızlar veya İslam’ın başka yorumları buna razı geleceklerdi; neye, nasıl, ne şekilde inanılacağına da ancak devlet karar verebilirdi... Buna razı gelmeyenler, kuşkusuz bu “birlik-beraberliği pekiştirme” işine karşı çıkmanın sonuçlarına katlanacaklardı...
O günlerden günümüze değin farklı biçimlerde tartışma konusu olan imam-hatip okullarına yüklenen misyon da bu kapsamda idi. Murat edilen, imam-hatip okullarının “resmî” din anlayışının egemen kılınmasına hizmet eden bir rol oynaması idi. Buralarda yetişen “aydın” din adamları, hem DİB’in personel ihtiyacını karşılayacak, hem de “yobaz”, “mürteci” çevrelerin toplum üzerindeki etkilerini yok edecekti... (Bu “parlak” projenin ne denli tutup tutmadığı ise ayrı bir tartışma.)
Cafer Solgun / Taraf, 2.7.2013

Okunma Sayısı: 2009
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı