Hayatı, eserleri ve hizmetleri dikkate alındığında Bediüzzaman’ı “mücedditler” silsilesi içinde zikretmek gerekiyor!
Hicrî ikinci asırlarda yaşamış olmalarına rağmen İmam-ı A’zam inanç konularına dair yazdığı el-Fıkhü’l-ekber kitabı ve sayısız içtihatlarıyla, İmam-ı Şafiî fıkıh usulüne dair çalışması ve sayısız içtihatları ile hâlen yaşıyor. Hicrî beşinci asrın insanı İmam-ı Gazzalî (ö. 505/1111) batınî gruplara karşı verdiği mücadele ve İslâmî ilimlerde yaptığı “ihyâ” ile hâlen hizmet ediyor. Hicrî altıncı asırdan günümüze hem telif ettiği eserler hem -Allah’ın izniyle- oluşturduğu tasavvufî yapı ile Abdülkâdir-i Geylânî (561/1166) milyonları irşad etmeye devam ediyor. Hicrî ikinci binin müceddidi olan İmam-ı Rabbânî (1034/1624) yine eserleri, halifeleri ve irşad halkaları ile geniş kitleleri eğitmeyi sürdürüyor.
Bir âlimi ya da bir müellifi sağlıklı olarak değerlendirmenin yolu onu hayatında verdiği mücadele, kaleme aldığı eserleri ve sonrasında ortaya çıkan etkileri ile anlamaya çalışmaktır. Bediüzzaman’a bu üç açıdan baktığımızda onu, bahsi geçen mücedditlerle birlikte anmak hakkaniyetin gereği olarak karşımıza çıkıyor. Hayatı itibariyle saltanat, meşrutiyet ve cumhuriyet olmak üzere üç dönemi idrak etmiş olan Bediüzzaman saltanat döneminde meşrutiyet için çaba harcamış, meşrutiyetin ilânından sonra onu İslâm’ın temel umdeleri olan “adalet, meşveret (şûra) ve kanun hâkimiyeti” olarak tanımlayıp başta ulema olmak üzer her kesime anlatmaya çalışmıştır. Bu konuda Münazarat isimli eserine bakmak yeterlidir. Cumhuriyet döneminde, ise bunun “isim ve resim olarak değil”, muhtevası bakımından İslâm’a uygunluğundan söz ettiği halde, tatbikata konulan katı, tek adam rejiminin ağır baskılarına maruz kalmıştır. Millet ve vatan adına hiçbir suçu olmadığı halde sürgünlere gönderilmiş, defalarca zehirlenmiş, sürekli gözetim altında bulundurulmuş, birçok kez hapse atılmıştır.
İkinci olarak, Bediüzzaman’ın telif ettiği Risale-i Nur’a bakıldığında, bunun nakillere dayalı derleme bir çalışma olmayıp özgün bir telif, -kendi ifadesiyle- Kur’ân’ın manevî bir tefsiri olduğu görülüyor.
Toplamda 6.000 sayfayı bulan bu kaynak imana yönelik fenden ve felsefeden gelen itirazları gideriyor. Ehl-i imanın imanı kuvvetlendiren, şüphe içinde olanların şüphelerini izale eden bir mahiyet taşıyor. Başta Allah’a ve ahirete iman olmak üzere iman esaslarını insanî düzlemde, kâinatın yani varlığın şahitliğinde ispat ediyor. İmanın mü’minlere dünyada da bir nevi Cennetî huzur, küfrün kâfirlere bu dünyada da bir nevi Cehennemî sonuçlar verdiğini ortaya koyuyor. Kısacası okuyanların muhatap olma biçim ve derecelerine göre taklidî imanı tahkikî imana, ilme’l-yakîn seviyesindeki imanı ayne’l-yakîn’e, bunu da hakka’l-yakîn’e ulaştıran bir netice hasıl ediyor.
AHİRZAMAN MÜCEDDİDİ
Üçüncü olarak, bakıldığında, Bediüzzaman’ın sadece on dört ciltten meydana gelen bir Külliyat bırakmakla kalmayıp çok yönlü ve geniş bir kitle olarak gelen “din aleyhtarı cereyanlar”a karşı güçlü şekilde mukavemet etmek, Kur’ân hakikatlerinin daha
can lı bir ortamda yaşanmasını sağlamak, hem de muhtaç kesimlere bu hakikatleri ulaştırmak üzere bir “şahs-ı manevî” teşekkül ettirdiği gözlemleniyor. Bu şahs-ı manevî içinde, kendisini Risale-i Nur’u okuyan bir “ders arkadaşı” olarak konumlandıran Bediüzzaman, Hakka yürümesinin üzerinden yıllar geçtiği halde insanların imanına hizmet etmeye devam ediyor. Her yaştan ve her eğitim kademesinden yüz binlerce kişi bu vesile ile imanını kurtarıyor, ibadet ve ihlâs bilinci kazanıyor. En azından bir kısmı “cihad-ı manevî” anlayışı içinde imana ve Kur’ân’a hizmet ediyor.
Kısacası Bediüzzaman’a bu üç açıdan baktığımızda onu “mücedditler” silsilesi içinde görmek gerektiği ilmî bir hakkaniyet olarak ortaya çıkıyor. Nitekim Resul-i Ekrem’in (asm) “Her yüz yılın başında Allah’ın bu ümmete dini (anlayışları) yenilemek üzere bir müceddid göndereceğini” söylediği rivayet (Ebu Davud, Melâhim, 1) yukarıda adı geçen şahısların faaliyetleri ile fiilen doğrulandığı gibi onun hayatı ile de birebir örtüşen bir mahiyet arz ediyor.
Sonuç olarak Bediüzzaman başta Kur’ân-kâinat ilişkisi, ilim-din birlikteliği, tasavvuf-kelâm dengesi, akıl-kalp uyumu, iman-hürriyet bağlantısı, inanç-amel telâzumu, ittihad-ı İslâm’ın gereği ve prensipleri, mezhebî ihtilaflar arasındaki uzlaşıyı sağlamaya yönelik yaklaşımları olmak üzere siyasetten hilafete, diyanetten cihad-ı manevî dairesine kadar çok geniş bir alanda tecdid faaliyeti yapmış bir şahsiyet olarak görünüyor.