İran, 28 Şubat’tan beri İsrail ve Amerika askerî kuvvetleri tarafından ağır saldırılara maruz kalıyor.
Başta Tahran olmak üzere İsfahan, Kum, Kirmanşah gibi şehirler ciddi hava saldırılarına uğruyor. Operasyonun başında İran savunma bakanı ve kuvvet komutanları öldürüldü. En önemlisi “rehber” unvanı ile anılan dinî lider Ayetullah Hameney şehit edildi. Öte yandan Minab’ta vurulan bir okulda 160’dan fazla kız çocuğu hayatını kaybetti.
Savaşın daha doğrusu “İsrail ve Amerika’nın İran saldırısı”nın ne kadar devam edeceği, nereye gideceği bilinmiyor. Bizim alanımız değil bu. Biz sözü kimilerince “mezhep farklılığı” üzerinden ortaya konulan duyarsızlığa getirmek istiyoruz.
Bilindiği gibi İran Şiî nüfusun en yoğun olduğu ülke. Kaynaklara göre takriben nüfusunun %90’ı Şiî. Ayetullah Humeyni öncülüğüne gerçekleşen devrimden sonra (1979) ülke resmî olarak da Şiî dünyanın lideri konumunda. Yetkililer reddetmekle beraber araştırmacılar İran’ın ulusal çıkarları için “mezhep” vakıasını ciddi anlamda kullandığını ileri sürüyor. Suriye’de Esad rejimini desteklemesi, Lübnan’da Hizbullah ile başta silâh sağlamak üzere çok yönlü bağlantısı, Yemen’de Husîler’e arka çıkması bu iddianın delilleri arasında sayılıyor.
Sınırlı sayıda olmakla beraber İslâm dünyasında ve hatta ülkemizde bazı çevreler yahut şahıslar Şia’nın din anlayışını gündeme getirip ayrıca İran’ın Suriye ve Yemen’de izlediği politikalardan yola çıkarak İsrail ve Amerika saldırılarına karşı ilgisiz kalmak veya üstü örtülü biçimde tasvip etmek gibi bir tutum sergiliyorlar. Hemen ifade edilmelidir ki böyle bir tutumun İslâm’dan, iman kardeşliğinden, vicdandan onay alması mümkün değildir.
Her şeyden evvel İran üst inanç kimliği açısından Müslümandır, diğer bir ifadeyle Şiîlik İslâm üst kimliğinin alt koludur. Nitekim inkılaptan sonra hazırlanan İran Anayasasının birinci maddesinde bu açıkça belirtilmektedir. Diğer taraftan İran toplumu (hem Farslar, hem Azeriler) Şiîliğin İsnâ aşeriyye (On İki İmamcılık) koluna mensuptur. Şia’nın ana konunu teşkil eden bu yapı hem Allah’ın vahdaniyetini, hem Hz. Muhammed’in nübüvvetini kabul etmektedir. Aynı şekilde imanın diğer rükünleri de benimsenmektedir. Detayda farklılıklar olmakla beraber “dinin müsellemât”ı açısından çok ortaklıklar bulunmaktadır. İhtilâflar daha çok “imamet” (hilafet) merkezli anlayışlarla ilgilidir.
FARKLILIKLARIN KONUŞULACAĞI ZAMANDA DEĞİLİZ
Bu farklılıkların konuşulacağı platformlar ise bellidir. Bugün yaşananlar bakımından bunları gündeme getirmenin hiçbir önemi yoktur. Dolaysıyla İran bizim komşu olmamızın, tarihî ortaklıklara sahip olmamızın ötesinde iman ve İslâm kardeşimizdir. Bediüzzaman Lem’alar isimli eserinde temel ihtilaf konusu olan “imamet” konusunu tahlil ettikten sonra Ehl-i sünnet ve Şia’ya yaptığı şu çağrı bugün daha çok hatırlanmalıdır: “Ey ehl-i hak olan Ehl-i sünnet ve Cemaat ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız zararlı olan nizayı aranızdan kaldırınız.”
Burada Resul-i Ekremin (asm) bütün Müslümanları bir bedenin organlarına benzeten şu hadisini hatırlamamak mümkün değildir: “Mü’minler birbirlerini sevmek, birbirlerine merhamet etmek, birbirlerini korumakta bir vücudun organları gibidir. Vücudun bir organı rahatsız olduğunda diğer organlar da acı çeker, uyku güçlüğü yaşar, ateşler içinde kalır.” O halde, İran’da yaşananlar ülkesi, uyruğu, alt dinî aidiyet ne olursa olsun her Müslümanı üzmeli, rahatsız etmeli ve duaya sevk etmelidir. Şefkat-i imaniye tam da bunu gerektirmektedir. Nitekim Kur’ân’dan ve Resulullah’tan (asm) aynı dersi almış olan Bediüzzaman’ın bir vesile ile söylediği “Âlem-i İslâm’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum” sözünü kendi dünyamızda hissetmeye çalışmalıyız, diye düşünüyorum.
Şunu da unutmamak icap ediyor ki, “zulme uğrama” söz konusu olduğunda din bağını da aşan, ama aslında Bediüzzaman’ın -dolaylı olarak- “küçük İslamiyet” diye işarette bulunduğu “insaniyet” devreye girer ya da girmelidir. Bu bağlamda vicdanî olarak düşündüğümüzde “mazlumun kimliği sorulmaz” mottosunu söylememek mümkün değildir. Dolayısıyla biz hiçbir ayırıcı ifade kullanmaksızın zulmün karşısında, mazlumun yanında olmak mecburiyetindeyiz.