“Türkiye demografik yapısı itibarıyla bir kültürel mozaik. Ancak bu mozaiği oluşturan farklı kesimlerle kurulan ilişkiler açısından bakıldığında, bir kültürel kaos ortaya çıkıyor. Bunun nedeni, etnik, dinî ve kültürel değerlerin ortalama insanın ve kitlenin yönelimlerindeki etkisine aldırış etmeyip, ithal ikameci bir modernleşme projesiyle arzuladığı birey tipolojisini ve toplum modelini oluşturacağını düşünen Kemalist vesayet düzenidir.”
ATATÜRK İNKILÂPLARINA ATIF YAPILARAK
“Değiştirilemez maddelere ve Atatürk inkılâplarına atıfta bulunarak varlığı inkâr edilen Kürtler bir yana, dinsel alana dair herşeyi kamusal yaşam alanının dışına itme çabalarına maruz kalan dindarlar diğer yana. Tüm bunlara, bir de dönem dönem baş gösteren sağ-sol türündeki çatışmaları ya da Alevî-Sünnî şeklindeki ayrışmaları eklediğiniz zaman, diyalog eksikliğini normal karşılamak gerekiyor.”
KAOSUN SEBEBİ KEMALİST VESAYETÇİ DÜZEN
Türkiye’de yaşanan siyasal krizin sebebini kimse konuşmuyor. Bir çok insan ve köşe yazarı siyasetçilerin dilinden tartışmalar yürütüyor. Halbuki asıl sorun rejim sorunu. Asıl soru ise “Türkiye tam olarak demokrasiye geçti mi?” Biz de bu hafta Stratejik Düşünceler Enstitüsü İç Politika ve Demokratikleşme Koordinatörlüğü Uzmanı Ahmet Kızılkaya ile bugünlerde kimsenin tartışmadığı konuları konuştuk. Türkiye’nin günlük siyasetinin derininde yatan kriz odağını ortaya çıkarmaya çalıştık. Kızılkaya Türkiye’de sorunlarının temeli olarak vesayetçi Kemalist rejimi gösteriyor…
* Türkiye’de yaşanan tartışmaların sebebi sizce “Rejim” mi?
Evet, içinde yaşadığımız rejimi ya da sistemi, Türkiye’deki tartışmaların ana kaynağı olarak görmek, göstermek mümkündür. Ancak bu tesbit, söz konusu tartışmaların oluşmasına esas teşkil eden verili bir tarihsel ve sosyolojik arka planın olduğunu kabul etmeyi de gerekli kılıyor. İki yüzyılı aşkın bir süredir devam eden modernleşme süreci ve özellikle Cumhuriyet döneminde inşa edilmek istenen ulus devlet anlayışı, Türkiye’nin sahip olduğu farklılıkların üniter(ci)-seküler bir kaygıyla ya da “ulusal bir determinizmle” biçimlendirilmesine yol açtı. Neredeyse geçmiş zamanlar dilimine ait her şey ‘dil, din, kültür, tarih, sanat’ kendi tarihsel bağlamından soyutlandı ve modernist bir projenin içinde eritildi. Bu sonuç, İmparatorluktan tevarüs edilen etnik, kültürel ve dinî farklılıkların çoğulcu bir temelde ve doğru bir şekilde yönetilememesine ve daha da önemlisi Türkiye’nin sorunlu bir siyasal kültüre ve toplumsal dokuya sahip olmasına neden oldu. İşte bu sorunlu siyasal kültür ve toplumsal doku, karşıtlıklar temelinde gelişen negatif bir ilişkiler alanının oluşmasına zemin hazırladı ve halen de hazırlamaya devam ediyor.
* Karşıtlıkların ortaya çıkardığı sosyolojik yapıyla ilgili ne söylemek
istersiniz?
Zira bu siyasa çerçevesinde ortaya çıkan ve bazen etnik ve dinsel bazen de siyasal ve kültürel temelde gelişen/geliştirilen karşıtlıklar, toplumda içten içe işleyen ve bugün artık güçlü sosyolojik ve tarihsel referanslarla da anlamlandırılabilen bir mağduriyet duygusuna ve bu duygu üzerinden savunulan-sahiplenilen ‘mikro kimlik’ bilincine ya da küçük çaplı milliyetçiliklere neden oluyor. Tabiî burada hangi kimliğin hangi gerekçelerle ve hangi temelde sahiplenildiği veya savunulduğundan çok, bir arada yaşama bilincinin ve kimseyi dışarıda bırakmayan, herkesin eşit oranda ve özgür bir biçimde sahiplendiği ortak bir idealin uzağına düşmenin getirdiği riskler üzerinde düşünmek önem kazanıyor. Türkiye bugün söz konusu risklerle her zamankinden daha fazla karşı karşıya bulunuyor. 20. yüzyıl boyunca izlenen ve dilden dine, gündelik yaşam alanının belirlenmesinden siyasal tutum alışlara kadar hemen hemen her alanda etkili olan üniterci-modernist yaklaşım, bu risklerin somut tehlikelere dönüşmesine olanak veriyor. Ancak gerek değişen dünya koşulları gerekse Türkiye içinde sürdürülen mücadelelerin bir sonucu olarak başlayan ve halen içinde bulunduğumuz demokratikleşme süreci, bu risklerin ortadan kaldırılmasına ve dahası her bir riski bir arada yaşamanın imkânını oluşturan güçlü bir ideale dönüştürmeye yönelik önemli işaretler taşıyor.
* Yeni anayasa tartışmalarını da bu işaretler arasında sayabilir miyiz?
Elbette. Yeni anayasa tartışmaları bu sürecin en önemli işareti ve belki de tüm siyasal, toplumsal kesimler arasındaki tek uzlaşma noktasıdır.
* Rejimi demokratikleştirmenin yolu
yeni anayasa yapmaktan mı geçiyor? Bu tek başına yeterli olabilir mi?
Demokratikleşme sürecinin yeni anayasa bağlamında şekilleneceği açıktır. Zira Türkiye her ne kadar 20. yüzyıla kıyasla özgürlükler açısından epeyce bir yol kat etmiş olsa da, kronik sorun alanları açısından yaşadığı sıkıntılar halen devam ediyor. Bütün bunlar Türkiye’deki vesayet rejiminin tam olarak bitmediğini gösteriyor. Vesayet rejimini bütünüyle ortadan kaldırabilmek ise, ancak Kürt sorunu, Alevi sorunu ve başörtüsü sorunu gibi yaşamsal konularda sağlanan kısmî rahatlamanın genişletilebilmesi ve kalıcı hale getirilebilmesiyle mümkündür. Dolayısıyla Kürt ve Alevî kimlikleri ekseninde şekillenen meşrû taleplerin demokratik bir toplum düzeninin gerekleri doğrultusunda kabul edileceğine ve bu kimliklerin anayasal güvence altına alınacağına, başörtüsü sorunu nedeniyle devam eden mağduriyetlerin, hizmet alan-hizmet veren ya da kamusal alan-özel alan ayrımlarına gidilmeden, bütün boyutlarıyla çözüleceğine dair açık ve net güvenceler içeren yeni ve sivil bir anayasanın yapılması şarttır.
* Yeni anayasa nasıl bir yöntemle
yapılmalı? Anayasanın yeterince tartışılması, işin aceleye getirilmemesi konusundaki görüşlere katılır mısınız?
Aslında AK Parti’nin 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri için açıklamış olduğu seçim beyannamesi, yeni anayasanın nasıl bir yöntemle yapılması gerektiğini ve içeriğini oldukça kapsayıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Çağdaş demokrasi anlayışını yansıtan, mümkün olan en geniş mutabakatla ve demokratik bir yöntemle hazırlanan, tüm toplumsal kesimlerin sahipleneceği yeni bir anayasanın vaat edildiği bu beyannamede, yeni anayasa “dışlayıcı değil kapsayıcı, ötekileştirici değil kucaklayıcı, ayrıştırıcı değil bütünleştirici, bastırıcı değil özgürleştirici, aynılaştıran değil çeşitlilikte birliği savunan, çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa” olarak tanımlanıyor. Bu tanım, Türkiye’nin klâsik sorun alanları açısından bakıldığında, gelecek adına umut veren ve tam demokratik bir toplumsal düzenin inşa edileceğine dair iyimserliği arttıran bir tanımdır. Ancak yeni anayasa yapım süreci, sizin de sorunuzda ifade ettiğiniz gibi, aceleye getirilmemeli ve toplumun tüm katmanları arasında yeterince tartışılması, anlaşılması sağlanmalıdır. Yeni anayasanın hem tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla gerçekleşebilmesi hem de bu kesimlere ait taleplerin karşılandığı bir içeriğe kavuşabilmesi sadece bu yolla mümkündür.
* “İnsan onuru”nun yeni anayasada
tayin edici olması gerektiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Bu öneri, Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) tarafından hazırlanan ve geçtiğimiz ay içerisinde kamuoyuna duyurulan yeni anayasa raporunda yer alıyor. Söz konusu rapor, 1961 ve 1982 anayasalarında yer almayan ‘insan onuru’ kavramını öne çıkararak, yeni anayasanın mutlaka bu temelde yapılması gerektiğine vurgu yapıyor. Türkiye’deki bütün siyasal aktörler de, yeni anayasa yapım sürecinde bu vurguya özel bir önem atfetmeli ve süreci bu kavram ekseninde şekillendirmeye özen göstermelidir. Çünkü Türkiye’nin yakın geçmişi, bu kavramdan yoksun kalışımızın hazin hikâyeleriyle dolu trajik bir geçmiştir. Eğer Cumhuriyet ideolojisi, insana ve onun bir kez insan olmakla kazandığı haklara saygılı bir ideoloji olabilseydi, kimse inancından ötürü asılmaz, etnik kimliğinden ötürü yasaklanmazdı. Oysa Cumhuriyeti kuran kadroların öncelikli tercihi, kendi dar ideolojilerini yansıtan rejimi ve dolayısıyla devleti korumak olmuştur. Hal böyle olunca, birey ikinci planda kalmış ve devletin, daha doğrusu devleti yöneten ideolojik bir hizbin, varlığı üzerinde her türlü tasarrufta bulunma hakkına sahip olduğu bir nesne durumuna indirgenmiştir. Bu yaklaşım, yarım asrı biraz geçkin demokrasi tarihimiz boyunca yapılan askerî darbelerle iyice tahkim edilmiş ve insan-birey adeta yok hükmünde sayılmıştır. İşte bu durumun önüne geçebilmek için anayasa metninde insan hakları, birey, özgürlük, halk iradesi, hukukun üstünlüğü vb kavramlara yer verilerek, insansal varoluşun kutsallığını/dokunulmazlığını/devredilemezliğini simgeleyen ‘insan onuru’ kavramının somutlaşması sağlanmalıdır.
*CHP ve AKP’nin önümüzdeki dönem anayasa konusunda uzlaşabileceği söyleniyor. Peki böyle bir uzlaşma olursa vesayetsiz bir anayasa ortaya çıkabilir mi?
Türkiye, geçtiğimiz yıl içinde yapılan ve yüzde 58’lik bir oy oranıyla kabul edilen anayasa değişikliği referandumuyla birlikte geri dönülemez bir yola girdi. 12 Eylül referandumu, siyasal partilerin yeni anayasa konusundaki ihtiyacın ivediliğini ve önemini daha net bir şekilde görmelerini sağladı. Siyasal partilerin 12 Haziran genel seçimleri için hazırlamış oldukları beyannamelerin neredeyse tek ortak noktasının ‘yeni anayasa taahhüdü’ olması da bu durumun bir kanıtıdır. Ancak yeni bir anayasanın yapılması gerektiği noktasındaki bu uzlaşma, konu anayasayı kimin yapacağına ve içeriğinin nasıl olacağına gelince, yerini görüş ayrılıklarına bırakmaya başlıyor. CHP’nin özellikle değiştirilemez maddeler ile Atatürk ilke ve inkılâplarının vazgeçilemezliğine ilişkin keskin vurgusu, AK Parti’nin ise vesayetten arındırılmış tam demokratik bir anayasa yapılacağı yolundaki vaadi bu türden bir uzlaşmayı daha baştan imkânsız hale getiriyor. Çünkü içinde değiştirilemez maddelerin olduğu ve hem Türkiye’nin ihtiyaçlarıyla hem de çağın gerekleriyle uyumlu olmayan ilkelerin vazedildiği bir anayasanın vesayetten arındırıldığını söylemek çok zor olacaktır. Bu nedenle, AK Parti ile CHP arasında bir uzlaşma olabileceğini pek sanmıyorum.
*Siz Türkiye’deki siyasal ve toplumsal kesimlerin bu kadar uzlaşmasız-diyalogsuz oluşunu neye bağlıyorsunuz? Tek tipçi askerî ve Kemalist vesayetin bunda etkisi var mı?
Elbette var. Zaten CHP’nin değiştirilemez maddeler ile Atatürk ilke ve inkılâplarına yaptığı vurgu bu amaca matuf. Askerî vesayet düzeninin bir biçimde sürmesinden yana olanlar, bu maddelere asla dokunulmaması gerektiğini söylüyorlar. Aslında değiştirilemez maddeler, içerikleri açısından hemen hemen herkesin kabul edebileceği maddelerdir. Fakat bu maddelerin değiştirilemezlik zırhına büründürülmesinin bütünüyle ideolojik bir temeli bulunuyor. Bu ideolojik temelin ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını az önce bahse konu ettiğimiz başörtüsü sorununun tarihçesinde görebiliriz. Devletin laik niteliğine vurgu yapan, ama esasında bu niteliği dayatmacı ve yasakçı bir uygulamaya dönüştüren askerî vesayet düzeni, anlamsız bir yığın gerekçeyle başörtüsü krizi üretmiş ve daha sonra da bu krizi bahane ederek post-modern nitelikli bir darbe yapmıştır. Kamusal olarak ifade edilen alanlarda başörtüsü ile bulunmayı değiştirilemez ilkelerden olan laik devlet niteliğine aykırı bulduğu için yasaklayan vesayet düzeni, kendi koyduğu yasak aracılığıyla ortaya çıkan krizi de, Atatürk inkılâpları üzerine kurulan rejimi yok etmeyi hedefleyen irticaî bir eğilim olarak görebilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, başörtüsü sorunu bile tek başına siyasal ve toplumsal kesimler arasındaki diyalog eksikliğini bir dereceye kadar açıklayabiliyor. Aynı analizi dindar insanları hedef alan başka uygulamalarla ve Kürt sorunu bağlamında yaşananlarla da teyit etmek mümkündür. Değiştirilemez maddelere ve Atatürk inkılâplarına atıfta bulunarak varlığı inkâr edilen Kürtler bir yana, dinsel alana ve dinsel olana dair her şeyi toplu ve belki bugünkü deyimiyle kamusal yaşam alanının dışına itme çabalarına maruz kalan dindarlar diğer yana. Tüm bunlara, bir de dönem dönem baş gösteren sağ-sol türündeki çatışmaları ya da Alevî-Sünnî şeklindeki ayrışmaları eklediğiniz zaman, diyalog eksikliğini normal karşılamak gerekiyor.
*Kutsal Devlet algısının yerini yeni anayasa da ne almalı? Burada kasıt devleti önemsizleştirmek mi yoksa yurttaş için devleti önemsemek mi?
Kutsal devlet algısının yerini, şüphesiz ki insan odaklı bir anayasa almalıdır. Zira kutsal olan devlet değil, insandır. Varlığını yekdiğerine borçlu olan taraf devlettir. Çünkü devlet, insanların bir araya gelmeleriyle oluşmuş-oluşturulmuş yapay bir aygıttır. Bu aygıtı kutsallaştırmak ve insanı da bu kutsallığın basit ve önemsiz bir ritüeli haline getirmek son derece gayri insanî bir tutumdur. Bu nedenle, yeni anayasa devletin kutsallığına atıfta bulunan ve dahası devleti bireyin önünde-üstünde konumlandıran her türlü ifadeden arındırılmalı ve mutlaka bir kutsallık oluşturacaksa, bunu insansal varoluşu esas alarak yapmalıdır. Böyle yapılması, devleti önemsizleştirmek ya da değersizleştirmek anlamına gelmeyecek, tam aksine onun olması gerektiği yere konumlandırılmasını sağlayacaktır.
nEvrensel hukuk üzerinden anayasanın yapılması isteniyor. Sizce ülkelerin kendi kültürel değerleri bu metin içine nasıl yerleştirilebilir? Meselâ başörtüsü gibi konular…
Anayasanın evrensel hukuk ilkelerini esas alarak yapılması, kültürel değerlerin bu sürece eklemlenmesinin önünde bir engel değildir. Tam aksine, evrensel hukuk ilkeleri bu değerlerin korunmasını gerekli kılar. Çünkü evrensel hukuk, insanların hep birlikte ya da ortaklaşa sahip oldukları haklar kadar, farklılıklarını korumayı da içeren geniş bir ilkeler manzumesinden oluşur. Bu nedenle, başkalarının hak ve hukukunu gasp etmeyen, toplumlar arasında kin ve intikam duyguları uyandırmayan her türlü kültürel değeri, evrensel hukukun kapsamı içinde düşünmek mümkündür. Kaldı ki, başörtüsü konusu, evrensel hukukun en temel başlıklarından biri olan din ve vicdan özgürlüğünün kapsamında olup, tartışma kabul etmez bir temel insan hakkıdır. Bu hakkın kullanımını mümkün olan en geniş şekilde sağlayabilecek zemin evrensel hukuk zeminidir.
nTürkiye’nin “Kültürel Kaos” yaşadığını söylüyorsunuz. Bunun sebebi ve çıkış yolu nedir?
Evet, ben bu ifadeyi Türkiye genelinde yürüttüğümüz sosyolojik bir araştırmanın bulgularına bağlı olarak kullanmıştım. “Türkiye’de Ortak Bir Kimlik Olarak Ötekilik” başlığını taşıyan bu araştırmanın da ortaya koyduğu gibi, Türkiye esasında demografik yapısı itibarıyla tam bir kültürel mozaik niteliği taşıyor. Ancak Türkiye’nin sahip olduğu bu niteliği bugüne kadar doğru kullandığını ya da yönettiğini söylemek çok zor. Tam tersine, söz konusu mozaiği oluşturan farklı kesimlerle kurulan ilişkiler açısından bakıldığında, “kültürel kaos” olarak nitelendirilmeyi daha fazla hak edecek bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu görüntünün nedeni, baştan itibaren anlatmaya çalıştığımız gibi, etnik, dinî ve kültürel değerlerin ortalama insanın ve kitlenin yönelimlerindeki etkisine aldırış etmeyen ve ithal ikameci bir modernleşme projesiyle arzuladığı birey tipolojisini ve toplum modelini yaratacağını düşünen Kemalist vesayet düzenidir. Bu düzenden ve dolayısıyla kaos görüntüsünden tam olarak kurtulabilmenin yolu ise, bir mozaik olarak tanımladığımız Türkiye’nin her türlü farklılığını koruma altına alacak, özgürlükleri daha fazla genişletecek ve demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla ülkeye yerleşebilmesinin önünü açacak yeni ve sivil bir anayasanın yapılmasından geçmektedir.
H. HÜSEYİN KEMAL