“Müslümanlar için ilim, fikir ve eğitim temelli birliktelikten sonra, İslâm devletleri arasında İttihad-ı İslâm’a bir adım daha yaklaşılacaktır.”
RÖPORTAJ - NACİYE KAYNAK
GİRİŞ:
Türkiye-Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması'nın ne anlama geldiğini, taşıdığı imkanları, riskleri ve Bediüzzaman'ın tarif ettiği ittihad-ı İslâm için bir kapı niteliğinde olup olmadığını bu sefer de gazetemiz yazarlarından Uluslararası İlişkiler Uzmanı Dr. Muhammet Örtlek'e sorduk. Anlaşmaya kadar yaşanan yakın dönem gelişmelerini de özetleyen Örtlek, Bediüzzaman'ın ittihad-ı İslâm fikrinin uluslararası siyasetin çok daha üstünde olduğunu vurguladı.
İran-ABD-İsrail Savaşı sürerken ya da biterken böyle bir anlaşma ne anlama geliyor? Yani Mekke Anlaşması ne demek? Siz nasıl tanımlarsınız?
ABD/İsrail-İran savaşı henüz sona ermedi. Bu savaş sürecinde farklı merhaleler var. Bunlar; İsrail’in 7 Ekim 2023’te Gazze’yi işgale başlaması, İran Cumhurbaşkanı İbrahimReisi’nin 19 Mayıs 2024 helikopter seyahatinde öldürülmesi, Hamas Siyasî Büro Başkanı İsmail Haniye’nin 31 Temmuz 2024’te Tahran’da suikastla öldürülmesi, İsrail saldırılarıyla Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın 28 Eylül 2024’te Güney Beyrut’ta öldürülmesi, İsrail/ABD-İran arasında 13 Haziran 2025’te gerçekleşen 12 Günlük Savaş, ABD/İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a saldırılarında dinî lider Ali Hamaney’in öldürülmesi vb. Şu anki merhalede ise, İran lider kadrosunu kaybetmesine rağmen, hâlâ ayakta. Yani rejim yıkılmadı. Vefat edenlerin yerine gelen genç lider kadrosu, sıkı bir diplomasi yürütüyorlar. Geri adım atmış değiller, İran heyetinin 19 Haziran 2026’daki Cenevre görüşmesinde masadan kalkması bunun göstergesi. Dolayısıyla ABD/İsrail’in de savaşı zamana yayarak İran’ı uzun süreli yıpratma stratejisine yöneldikleri muhtemeldir. Elbette İran da buna karşıt stratejiyle mukabele ediyor/edecek.
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında 07 Ağustos 2026’da imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’na gelince, diğer adı Mekke Anlaşması. Aslında Suudi Arabistan-Pakistan arasında 17 Eylül 2025’te Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmanın, İsrail’in Katar’ın başşehri Doha’da Hamas liderlerinin müzakereler için toplandığı binayı 9 Eylül 2025’te füzelerle vurmasının ardından imzalanması da manidar. Demek ki ABD, müttefiki Katar’a yeterli korumayı sağlamadı. Ya da İsrail’i dizginle(ye)medi.

DİPLOMATİK GİRİŞİMLER VARDI
Türkiye de Suudi Arabistan-Pakistan arasındaki Karşılıklı Savunma Anlaşması’na dahil olmak için 09 Ocak 2026’da diplomatik girişimler başlattı. Bu kapsamda Türkiye Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu 31 Ocak 2026’da Pakistan’ın başşehri İslâmabad’ı ziyaret etmişti. Sonuçta Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması 07 Ağustos 2026’da imzalandı. Anlaşma’nın İslâm’ın mukaddes şehirlerinden Mekke’de imzalanmasına da, Müslüman ülkelere yönelik dinî sembolik bir anlam yükleyenler oluyor.
Mekke Anlaşması adı üstünde Ortak Savunma Anlaşması’dır. Anlaşma’nın muhtevasındaki en önemli hususun “taraflardan birinin saldırıya uğraması hâlinde, ortak yanıt verme taahhüdü”dür. Yani Anlaşma’nın muhtevasında NATO’dakine benzer bir kolektif güvenlik ilkesinin mevcudiyetinden bahsediliyor. Bu sebeple Anlaşma hakkında tedirginlikler var. İran, Suudi Arabistan’a saldırırsa, Türkiye de İran’a mı saldıracak? Yemen’deki Husiler Suudi Arabistan’ı hedef aldıklarında, Türkiye de Husilere operasyon mu düzenleyecek? Pakistan 2025 yılında Hindistan’la savaştı ve Şubat 2026’dan beri Afganistan’la savaş halinde. Pakistan’a saldırı gerçekleştiğinde, Türkiye Hindistan’a ve Afganistan’a harekat mı düzenleyecek? Tedirginlikler ve tartışmalar bu gibi sorular üzerinde yoğunlaşıyor.
Ortak Savunma Anlaşması’nı İran karşısında Sünnî blok şeklinde yorumlayanlar da mevcut. Anlaşma’nın bölgede yeni tartışma ve rekabet alanlarını açacağına değinenler de oluyor. Bölgede devam eden savaş ve çatışmalar varken, üç ülkenin de İran’la yeni tartışma ve rekabet alanlarına girerek çıkar elde edeceklerini söylemek doğru olmayacaktır. Ama bazı çevrelerin, Ortak Savunma Anlaşması hakkında “İran karşıtı” ya da “Sünnî blok” değerlendirmeleriyle, imzacı üç ülkeyi İran karşısında konumlandırma teşebbüslerine dikkat etmek gerekiyor.

MECLİS'E GELMESİ GEREK
Anlaşma hâl-i hazırda liderler tarafından imzalandı. Anayasa’nın 90. Maddesi gereğince Anlaşma’nın TBMM’ye getirilip, yapılacak müzakereler sonrasında TBMM tarafından kabul veya reddedilecektir. Dolayısıyla son kararı TBMM verecektir. Diğer taraftan bölge için 2021 yılında “Hindistan, İsrail ve BAE arasında yeni bir bölgesel arayış gündemdeydi. Bendeniz de Yeni Asya Gazetesi’ndeki köşemde “Hindistan, İsrail ve BAE: Ortadoğu’da Yeni İttifak mı? başlığıyla 7-10-14-17 Ağustos ile 2-9 Ekim 2021 tarihlerinde toplam 6 makaleden oluşan diziyi yazmıştım. Fakat Hindistan, İsrail ve BAE arasında beklenen anlaşma sağlanamadı. 2021 yılından bu yana görülen gelişmeler de eklenince, Hindistan, İsrail ve BAE arasında gerçekleşmeyen anlaşmanın, farklı şekilde bir anlamda Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında imzalandığı muhtemeldir.
DUYGUSAL YAKLAŞIMLAR PEK UYGUN DEĞİL
İkinci CENTO olarak değerlendirilmesine ne dersiniz?
Malumunuz Bağdat Paktı Türkiye, Irak, İran, Pakistan ve İngiltere arasında 1955’te kuruldu. Irak’ın 1959’da ayrılmasından sonra Bağdat Paktı’nın adı CENTO olarak, yani “Merkezi Anlaşma Örgütü” şeklinde değiştirildi. CENTO, İran’daki 1979 devriminden sonra kendisini feshetti.
CENTO ile 7 Ağustos 2026’da imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı birbirlerine benzetmek doğru olmaz. Bağdat Paktı ve sonrasındaki CENTO Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı güvenlik şemsiyesi olarak kurulmuştu. Yani Bağdat Paktı/CENTO’nun kurulduğu dönemin şartlarıyla, Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalandığı şartlar birbirinden çok farklı. Elbette İslâm ülkelerinin bir araya geldiği uluslararası yapılanmalar, Müslümanlarda heyecana ve yeni umutlara sebep oluyor. Orta Doğu’da bunun en önemli örneklerinden biri de, Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır’ın Suriye ile birleşerek 1958’de Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla Arap milliyetçisi, sosyalist ve Baasçı ideoloji etrafında tek devlet hâline gelmeleriydi. Fakat her iki ülkenin bu kadar benzerliklerine rağmen, çeşitli sebeplerden dolayı, Birleşik Arap Cumhuriyeti 1961’de dağıldı. Ancak geçmişteki tecrübelerle birlikte, rasyonel akılla bugünkü gelişmeleri değerlendirmek faydalı olacaktır. Duygusal yaklaşımlarla ittifakları değerlendirmek pek uygun olmasa gerek.

"İTTİHAD İMTİZAC-I EFKÂRDIR"
Bu anlaşma Bediüzzaman Said Nursî'nin bahsettiği ittihad-ı İslâm'ın gerçekleşmesine katkı sağlar mı?
Bediüzzaman Said Nursî’nin tespitleri ve önerileri uluslararası siyasete/sisteme içtimaî anlamda istikamet gösteriyor. Bence Nursî’nin ittihad-ı İslâm düşüncesi, uluslararası siyasetin oldukça fevkindedir. Nursî’nin Tarihçe-i Hayat isimli kitabında “İttihad cehil ile olmaz. İttihad imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şua-i elektriği ile olur” diye yazar. Yani ittihad için her şeyden önce fikirlerin kaynaşması, birlikteliği ve bilginin elektrik ışığı gerekiyor. Müslümanlar için ilim, fikir ve eğitim temelli birliktelikten sonra, İslâm devletleri arasında ittihad-ı İslâm’a bir adım daha yaklaşılacaktır. Yine Tarihçe-i Hayat adlı eserde “Karaşi Üniversitesi Türk Tarih Bölümü asistanı ve dört büyük gazetenin muharriri M. Sabir’in bir mektubu”ndan bahsediliyor. Mektupta “Ey Nurcu dostlarım! Türk-Pâkistan dostluğu için çalışınız, komünistlerden âgâh olunuz. İftihar ederiz ki, Türkiye ile Pakistan, Bağdat Paktı muâhedesinde şeriktir. Yolumuz İslâmîdir, ne Arapçılık, ne İrancılık…” ifadeleri yer alıyor. Demek ki İslâm ülkeleri arasında kurulacak bir paktın “Arapçılık” yani etnik/ırkçılık yapmayacağı gibi, “İrancılık” yani İran karşıtı veya mezhebî/Şii karşıtı bir pozisyonda da olmaması gerekiyor. Böylece Risale-i Nur, bizlere ittihad-ı İslâm’ın en temel şartlarından birinin ırkçılık ve mezhepçilikten uzak olması gerektiğinden bahsediyor. Başka bir ifadeyle ırkçılıkla, mezhepçilikle ittihad-ı İslâm olmaz. İttihad-ı İslâm için ayrıştırıcı, ötekileştirici, dışlayıcı söylemler kullanmak doğru değildir. Müslümanların farklılıklarının zenginliğinin birlikteliğiyle ittihad-ı İslâm’dan konuşulabilir. Bir bakıma “mevcudiyetimizi milliyetimiz olan İslâmiyetle, ittihadla göstermeliyiz”. Nursî’nin Emirdağ Lâhikası adlı kitabında belirttiği üzere ittihad-ı İslâm’a ve İslâm ülkeleri arasındaki ilişkilere zarar verebilecek “dahilden ve hariçten gelen fırtınalı cereyanlara” da a’zamî dikkat edilmesi gerekiyor.
Ortak savunma, ideolojik değil, yapısal görünmektedir
Bu anlaşmanın Türkiye'yi savaşa sürükleyeceğini düşünüyor musunuz?
Anlaşma’ya taraf ülkelerin birbirlerinden farklı iç ve dış sorunları mevcut. Yukarıda da bahsettim. İmzacı ülkeler coğrafya açısından ayrı olsalar da, bölgeler stratejik olarak birbirlerine bağlı. Fay hattı gibi düşünürsek, birindeki gelişmeler diğer bölgeleri de etkilemektedir. Dolayısıyla sadece yakın çevrede değil, daha geniş bölgesel düzende de Anlaşma’ya taraf ülkelerin çıkarları olumsuz etkilenmektedir. Bu olumsuzluklar bölgede baskı, parçalanma, kontrolsüz rekabet vb. olmak üzere, ABD gibi dış müdahaleciye ve onun aparatı İsrail’e alan açmaktadır. Bu anlamda Anlaşma’ya taraf ülkeler arasındaki Ortak Savunma, ideolojik değil, yapısal görünmektedir. Bir de Ortak Savunma Anlaşması yapısal olduğundan, “taraflardan birinin saldırıya uğraması hâlinde, ortak yanıt verme taahhüdü”nün ne oranda gerçekleşebileceği de tartışmalıdır. Yani “ortak yanıt verme taahhüdü”nün anlaşma metninde neleri kapsadığının kamuoyuna açıklanması gerekiyor. Aksi takdirde, bunun sınırlarını bilmeden konuşulanlar, izahatta yetersiz kalacaktır. Şu an için basına yansıdığı kadarıyla tanımlanmış bir düşman belirtilmemiştir. Ama üçlü Anlaşma’yı, NATO’yla karşılaştırıyorsanız, NATO kurulurken Sovyetler Birliği’ni ortak düşman olarak belirlemişti. İkisinin arasındaki fark budur.
Ortak Savunma Anlaşması taraflarından Türkiye insan kaynağı, askerî gücü ve NATO üyeliğiyle; Suudi Arabistan enerjiye dayalı ekonomik gücüyle; ve Pakistan nükleer gücüyle belirgin durumda. Ancak her üç ülkede, farklı yönetim ve siyasî sistemlere sahipler. Üç ülkenin tehdit algıları olsa da, bu algılar farklılık arz ediyor. Bir de ekonomik zenginlik, askerî-sanayi kapasitesi ile insan ve nükleer kaynakların üç ülke arasında eşit olmayan dağılımı, koordinasyonu karmaşık hâle getirebilecek unsurlardandır. Böylece imzacı ülkeler arasında, bağlantılılığa dayalı işbirliği söz konusu.
“İRAN KARŞITI BLOK” İDDİALARI İSRAİL MERKEZLİ
Ortak Savunma Anlaşması için İran karşıtı blok tartışmaları/iddiaları daha çok İsrail merkezlidir. İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli’nın 18 Haziran 2026’daki açıklamasında “Suriye, Katar, Türkiye ve Pakistan’ı radikal Sünnî kötülük ekseni” olarak tanımladı. Bunu “İran’dan çok daha endişe verici” olarak nitelendirdi. İsrail’in bölgede Sünnî ya da Şii blok yapılanmalarını kendisine tehdit algıladığı biliniyor. Hem Sünnî hem de Şii bloklardan “endişe verici şekilde” şikayetçi olan Chikli’nin her iki mezhebî yapıyı karşı karşıya getirmek teşebbüsüne dikkat etmek zorunluluktur.
Pakistan bir süredir ABD-İran arasında arabuluculuk yapıyor. Her ne kadar İran masadan kalkmış da olsa, Pakistan’ın arabuluculuğunda gerçekleşen Cenevre’deki 19 Haziran 2026 görüşmesi hatırlardadır. ABD-Suudi Arabistan arasında 22 Temmuz 2026’da Nükleer Anlaşma imzalandı. ABD Başkanı Donald Trump 23 Temmuz 2026’da Social Truth hesabından, Anlaşma metninde yer almayan bir şartı ileri sürdü. Trump “Anlaşma’nın onaylanacağını, fakat bunun Suudi Arabistan’ın İbrahim/Normalleşme Anlaşmalarına katılmasına bağlı olduğunu” bildirdi. Fakat Gazze’nin işgali, ABD-İran savaşı vb. gelişmeler Riyad’ın İsrail’le normalleşmesini engelledi. Şimdi Trump, Nükleer Anlaşma’yla birlikte normalleşme için Riyad’a baskı yapıyor. Riyad, Tel-Aviv’le ilişkilerini “de facto” olarak sürdürüyor. Ancak henüz bunu resmileştirmedi. İran saldırıları karşısında Suudi Arabistan, ABD’den yeterli korumayı sağlayamadı. Şimdi Riyad, Ortak Savunma Anlaşması’yla Washington’a bir anlamda cevap veriyor.
Maalesef hâl-i hazırda Ortadoğu’da savaş ve çatışmalar var. Savaşı konuşmak ve savaşı başlatmak kolay. Ama zor olan savaşın sürdürülebilirliği ve maliyeti. Bu anlaşma ile Türkiye’nin savaşa sürükleneceğine dair endişeler mevcut. Belirtildiği üzere, Anlaşma’nın muhtevasında “ortak savunma taahhüdü”nün nerede başlayıp nerede sona erdiği kamuoyuyla paylaşılırsa daha teknik izahatlar mümkündür.