05 Mart 2013, Salı
Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur... Bizim nesli doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen çoğu takma adlı figürlerden üçü... Arabesk dünyanın sesi olarak ün yapan bu isimler, varoş kültürünü şehrin merkezine taşıdılar. Acılarla yoğrulmuş bir nesli, seslendirdikleri yanık türkülerle teskin etmeye çalıştılar. Özellikle minibüslerden sokağa taşan feryat figân türküler, sosyolojik olarak tahlil edildiğinde belirli bir misyon ifa eder gibiydi.
Elitlerin duyduklarında kulaklarını tıkadıkları bu müzik türü, köyden şehre göç etmiş, geldiği yerde tutunamamış, bir kenara itilmiş, hor görülmüş, kahrı, kederi, acıyı, hüznü sonuna kadar tatmış insanların isyanını seslendirerek, onların bir nevi sözcüsü olmuştu. Bir şekilde arabesk müzik, onu dinleyen ve bu arabesk kültürü benimseyen kitlelerin patlamasını engelliyordu. Özellikle tüketimin özendirildiği 90’lar sonrasında, oluşan ranttan yeterli payı alamayan, hep kaybeden tarafta yer alan, yoksulluğun pençesinde kıvranan insanlar, kadere isyan kokan, ezilmişliği, çaresizliği dillendiren müzikle bir süreliğine de olsa dertlerini unutuyorlardı. Benzer bir görevi İspanya’da askeri diktatör Franco yapmış, “Ben kitleleri futbol ve fiesta ile uyutuyorum” demişti. (Halbuki teselliye muhtaç ruhlara iman esaslarını ulaştırmak, onları yaratılış gayeleri ile tanıştırmak, asıl teselli verici olabilecekken “hakim görüş tarafından” bu taraf hep ıskalanmış, bunu yapmaya çalışanlar ise “mürteci” damgası ile yaftalanmıştı.)
Lahmacun, çiğ köfte ve kebapla tamamlanan arabesk müziğin kitleleri uyuşturma görevi, popüler kültür onu tüketim malzemesi yapıncaya kadar devam etti. Bir arabesk türkü duyduklarında yüzleri ekşiyen “beyaz Türkler” lahmacunla birlikte onu da keşfettiler. Arabesk müzik elit mekânların, sosyete lokallerin, müzikhollerin duvarlarında da yankılanır ve dinlenir oldu. Böylece arabesk, varoşlardan sonra, merkezi de kuşatmış, arabeskle, daha çok gençlerin tercihi olan pop müzik çekişmesi başlamıştı.
Bu çekişmede Müslüm Gürses kitleleri uyuşturma misyonu da üstlenen arabesk müziğin önemli figürlerinden biri oldu. Yeri geldi “kadere isyan etti,” yeri geldi Allah’ın sonsuz iradesi karşısında “Sen olmazsan bir yaprak bile düşmez” dedi.
Seslendirdiği türküler kadar acı ve ıztırap dolu bir hayattan geliyordu. Şanlıurfa Halfeti doğumlu olan Gürses’in asıl soyadı Akbaş’tı... Eğitim hayatı ise ilkokulla sınırlıydı. Kendi ifadesiyle “İlkokulu bitirdim, gerisi yok”tu. Çocukluğu mahrumiyet içinde geçti. 15 yaşından itibaren Adana’daki gazinolarda “sanat hayatı” başladı. Acıların en büyüğünü bu yıllarda yaşadı. Annesi ve kardeşi babası tarafından öldürüldü. Gürses, babasıyla da bir daha görüşmedi. Seslendirdiği arabesk müzik de önemli ölçüde bu acılardan beslendi. Melodilerinde hep hüzün, hep kahır, hep isyan vardı. Ve bu isyankâr ruh kitleleri de peşinden sürüklemeyi bildi. Konserlerini, vücuduna jilet atacak derecede kendisinden geçmiş insanlar “bir vecd hali” içinde takip etti.
Ve varoşlarda başlayan hayatı, sonradan keşfedilip kapıların ardına kadar açıldığı merkezde noktalandı.
Bir tweette yazıldığı gibi “Hem dolmuşlar, hem jiletler öksüz kaldı.” Bir devir böylece kapanmıştı. Allah, rahmetiyle muamele etsin.
Son bir not: Başbakan Erdoğan özel bir hastanede yatan Müslüm Gürses’in 600 bin TL tutan hastane masraflarını ödemiş. Erdoğan’ın bu parayı hangi tahsisat-ı mestureden ödediği bilinmez, ama eğer cebinden ödemediyse, milletin parasının böylesine özel durumlar için harcanması doğru mudur? En azından, dört aydır tedavisi süren sanatçının bir devlet hastanesine nakledilmesi daha uygun olmaz mıydı? Bunu da kamuoyunun vicdanına bırakıyoruz.
Okunma Sayısı: 2835
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.