"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Mazlumların efsanevi savunucusu Av. Bekir Berk

Muhammed Nur Sungur
15 Haziran 2026, Pazartesi
14 Haziran 1992’de vefat eden Av. Bekir Berk’i rahmetle yad ediyoruz. Bekir Berk, henüz Risale-i Nur davasıyla yeni tanıştığı 1950’li yılların sonunda, “Bediüzzaman Yeise Düşmemiştir” başlıklı ses getiren bir makale yazar. Bu yazı, o dönem ciddi baskı altında olan Nur talebeleri arasında büyük bir sevinç oluşturur.

14 Haziran, hukuk tarihimize ve Nur davasına adını altın harflerle yazdırmış, mazlumların ve mağdurların efsanevi savunucusu Av. Bekir Berk’in vefat yıldönümü (14 Haziran 1992). Bu vesileyle kendisini rahmetle ve minnetle yâd ediyoruz. Mekânı Cennet olsun.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin en yakın talebelerinden Mustafa Sungur ile Av. Bekir Berk arasındaki ilişki, sadece iki dava arkadaşının birlikteliği değil; bütünüyle ihlâs, sadakat, karşılıklı hürmet ve bir ideal etrafında kenetlenmiş sarsılmaz bir dostluk hikâyesidir.

Bu iki mümtaz şahsiyetin yollarının kesişmesini, aralarındaki köklü teması ve hukuku birkaç ana başlıkta şöyle özetleyebiliriz:

1. Üstad’dan Gelen Müjde ve İlk Temas

Bekir Berk, henüz Risale-i Nur davasıyla yeni tanıştığı ve milliyetçi-mukaddesatçı çizgide yazılar kaleme aldığı 1950’li yılların sonunda, “Bediüzzaman Yeise Düşmemiştir” başlıklı ses getiren bir makale yazar. Bu yazı, o dönem ciddi baskı altında olan Nur talebeleri arasında büyük bir sevinç oluşturur.

O sırada Üstad’ın huzurunda bulunan Mustafa Sungur, derhal telefona sarılarak Bekir Berk’i arar: “Bekir Bey, Üstad Hazretleri’nin huzurundan geliyorum. Yazınızı okudu, çok memnun oldu. Sizi tebrik ediyor ve gözlerinizden öpüyor!”

Bu telefon görüşmesi ve Mustafa Sungur’un ilettiği bu kutlu selam, Bekir Berk’in hayatında adeta bir milat olur ve onu ömrünün sonuna kadar sürecek olan Nur davalarının fisebilillah (Allah rızası için) avukatlığına taşır.

2. 1960 Ankara Karşılaması: Film Şeritlerini Aratmayan O Gün

1960 yılının Ocak ayında, Ankara’da Nur talebelerinin kaldığı bir büroda Mustafa Sungur, Bekir Berk ve dava arkadaşları bir aradayken telefon çalar. Arayan, Üstad’ın yanındaki Zübeyir Gündüzalp’tir ve takip altında oldukları için şifreli konuşarak “Ben şu an Polatlı’dayım” der.

Mustafa Sungur telefonu kapattıktan sonra durumu kavrar: “Arkadaşlar, Zübeyir Ağabey Polatlı’daysa Üstad Ankara’ya geliyor demektir!” Bunu duyan Bekir Berk yerinden fırlayarak, “Derhal kalkalım, karşılayalım!” der. Zorlukla bir araç bulup yola çıkarlar ve Üstad’ın arabasıyla yolda karşılaşırlar. Bekir Berk’in, Beyrut Palas Oteli’nde Üstad’ın odasına girdiğinde yaşadığı o teslimiyet ve heyecan anlarına Mustafa Sungur bizzat şahitlik etmiştir.

3. Mahkeme Koridorlarında Omuz Omuza Bir Ömür

1958’den 1970’li yılların ortalarına kadar Türkiye’nin dört bir yanında açılan binlerce “Nurculuk” davasında bu iki isim hep yan yanaydı.

Mustafa Sungur, davanın manevî ve fikrî yükünü sırtlayan, Anadolu’yu karış karış gezen bir seyyah ve maznundu.

Bekir Berk ise o mahkemelerde Sungur Ağabey’in ve diğer mazlumların hakkını, heybetli sesi ve sarsılmaz hukukî dehasıyla savunan bir kalkandı.

Mustafa Sungur, daha sonraki yıllarda verdiği röportajlarda ve katıldığı anma programlarında, Bekir Berk’in mahkeme salonlarındaki o kahramanca müdafaalarını her zaman sitayişle anmış, onun Üstad’ın çok özel dualarına mazhar olduğunu ifade etmiştir. Berk’in daktilosunun başında saatlerce uykusuz kalarak hazırladığı savunmalar, Mustafa Sungur ve arkadaşları için her zaman büyük bir moral kaynağı olmuştur.

4. Hicret ve Son Dönem Vefası

Bekir Berk, 1974 yılından itibaren davası uğruna Suudi Arabistan’a hicret etmek durumunda kalmış ve uzun yıllar Cidde Radyosu Türkçe Yayınlar Bölümü’nde spikerlik ve programcılık yapmıştı. Bu gurbet ve hicret yıllarında dahi Mustafa Sungur ile aralarındaki mektuplaşmalar ve gönül bağı hiç kopmadı.

1980’li yılların sonunda gırtlak kanserine yakalanıp tedavi için Türkiye’ye döndüğünde ve Fatih’teki hastane odasında son günlerini geçirirken, kendisini en çok ziyaret eden, başında dualar okuyan ve ona vefa gösterenlerin başında yine aziz dostu Mustafa Sungur geliyordu.

Bugün vefatının 34. yılında Avukat Bekir Berk’i ve onunla aynı mukaddes amaca baş koyup daha sonra dar-ı bekaya irtihal eden Mustafa Sungur Ağabey’i rahmet, minnet ve dualarla anıyoruz. Ruhları şad olsun.

Mühim Bir Hadise

Bu hadise, Risale-i Nur ve Nurculuk davaları tarihinin dönüm noktalarından biri olan meşhur 1958 Ankara Davası’dır (Hukuk tarihinde ve Nur talebeleri arasında “1958 Ankara Müdafaası” olarak da bilinir).

Olay, merhum mazlumlar avukatı Bekir Berk’in hukukî dehasını, dava ahlâkını ve o dönem hapisteki Nur talebelerinin fedakârlık ve ihlâsını gösteren çok mühim şekilde gerçekleşmiş tarihî bir vakadır.

Bu tarihî hadisenin detayları, arka planı, o meşhur diyalog şu şekildedir:

1. Hadisenin Arka Planı (1958 Ankara Tevkifatı)

1958 yılının başlarında, Ankara’da Risale-i Nur okuyan ve neşreden bir grup talebeye yönelik büyük bir operasyon yapıldı. Aralarında “Said Özdemir, Mustafa Türkmenoğlu, Ali Demirel, Tahsin Tola gibi Risale-i Nur hizmetinde çok önemli isimlerin bulunduğu 10’dan fazla Nur talebesi tutuklanarak Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne (o zamanki adıyla Ankara Merkez Cezaevi) konuldu.

O dönemde henüz Bediüzzaman Said Nursî ile tanışmamış olan, ancak milliyetçi/mukaddesatçı davalarda aktif rol oynayan genç ve ateşli avukat Bekir Berk, bu mazlumların müdafaasını üstlenmek üzere İstanbul’dan Ankara’ya geldi.

2. Ulucanlar Cezaevi’ndeki O Meşhur Diyalog

Bekir Berk, davayı üstlendikten sonra müvekkillerini ziyaret etmek üzere Ulucanlar Cezaevi’ne girdi. Koğuşta Nur talebeleriyle bir araya geldiğinde, avukatlık mesleğinin ötesinde, davanın seyrini ve Nur talebelerinin niyetini ölçen, tarihe geçen o soruyu sordu: “Kardeşler! Önümüzde iki yol var: Birinci yol: Sizin buradan bir an evvel tahliye olmanız için hukukî boşluklardan, usul hatalarından veya şahsî mazeretlerinizden faydalanıp sadece sizi hapisten kurtaracak bir müdafaa yapabilirim. Bu yolla kısa sürede çıkarsınız ama kitaplar ve dava gölgede kalır.

İkinci yol: Sizin şahsınızı ikinci plana atıp, doğrudan Risale-i Nur’un iman davasını, Kur’ân hakikatlerini ve fikir hürriyetini burada, mahkeme salonunda açıkça savunabilirim. Bu durumda mahkeme uzayabilir, içeride kalma süreniz artabilir. Söyleyin, sizin buradan tahliye olmanız için mi müdafaanızı yapayım, yoksa iman davasını mı savunayım?”

Bu soru karşısında koğuştaki Nur talebeleri hiç tereddüt etmeden, tek bir vücut halinde şu muazzam cevabı verdiler: “Avukat Bey! Bizim şahsımızın hiçbir önemi yok. Biz hapiste kalmaya razıyız. Yeter ki sen bizim şahsımızı değil, Risale-i Nur davasını müdafaa et!”

Bu cevap, Bekir Berk üzerinde çok derin bir tesir bıraktı. Nur talebelerindeki bu ihlâs, fedakârlık ve samimiyet, Bekir Berk’in ömrünün sonuna kadar hayatını bu davaya adamasına (kendi tabiriyle “mazlumların avukatı” olmasına) vesile olan kırılma noktalarından biri oldu.

3. Mahkeme Süreci ve Muhteşem Müdafaa

Bu konuşmanın ardından Ankara Adliyesi’nde görülen duruşmalar tam anlamıyla bir hukuk ve fikir platformuna dönüştü. Bekir Berk, mahkemede sadece sanıkları savunan sıradan bir avukat gibi değil; inanç, vicdan ve fikir hürriyetini haykıran bir hatip gibi konuştu.

Tarihî Savunma: Risale-i Nur’un kanunlara aykırı bir cemiyet olmadığını, tamamen iman ve ahlâkı kurtarmaya yönelik ilmî eserler olduğunu mahkeme heyetinin yüzüne karşı hukukî delillerle ispat etti.

Gözyaşları ve Coşku: Duruşma salonu hıncahınç dolmuştu. Bekir Berk’in saatler süren, adaleti ve hürriyeti haykıran o meşhur müdafaası sırasında salondaki dinleyiciler, hatta iddialara göre mahkeme heyetinden bazı azalar dahi gözyaşlarını tutamadı.

4. Netice ve Davanın Önemi

Dava neticesinde mahkeme heyeti, Bekir Berk’in bu muhteşem ve susturucu müdafaası karşısında beraat ve tahliye kararı vermek zorunda kaldı. Ulucanlar Cezaevi’ndeki Nur talebelerinin tamamı tahliye edildi.

Bu davanın Risale-i Nur tarihi açısından önemi şudur:

1. Bekir Berk’in safa katılması: Bu dava, Bekir Berk’in Risale-i Nur’u ve talebelerini yakından tanımasına ve hayatını son nefesine kadar bu hizmete vakfetmesine vesile olmuştur. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de daha sonra kendisini kabul etmiş ve davanın “baş avukatı” olarak tavsif etmiştir. Ve seni Allah gönderdi demiştir.

2. Hukukî bir barajın aşılması: Ankara gibi devletin merkezinde kazanılan bu dava, Anadolu’daki diğer mahkemeler için de çok güçlü bir emsal teşkil etmiş ve sonraki beraat kararlarının önünü açmıştır.

Anlattığınız hatıra, Nurculuk tarihinin en saf, en ihlaslı kesitlerinden biridir ve kayıtlara aynen bu şekilde geçmiştir.

Okunma Sayısı: 195
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı