Isparta ve Denizli mahkemesi ehl-i vukufun raporunda, medâr-ı nazar olmuş ve itirâz edilmiş bir mesele:
“Risale-i Nur şakirdleri ehl-i cennet olacakları ve iman ile kabre girecekleri” cihetidir. Aşere-i mübeşşereden başka şahsıyla ve ismiyle bu fazîlete kimse yetişemez.” diye bir nevi itirazına karşı deriz: Bu meselede şahıs, ismiyle tayin edilmemiş, yalnız kuvvetli işâretlerle “İhlâs içinde kulluk edenler nimetler içindedirler.”1 gibi ayetlerin “iman ve amel-i sâlih sahipleri ehl-i cennettir” dedikleri misillü Risale-i Nur’un, şeytanları dahi susturan iman-ı tahkikîsini ders alan şakirdleri, iman ile kabre gireceklerine kuvvetli emârelerle hükmedilse, elbette medâr-ı itiraz olamaz.”2
Asr-ı Saadette on kişi Cennet ile müjdelenmiştir. Cennet’le müjdelenen on kişi “Ebu Bekr-i Sıddık, Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Ali bin Ebu Tâlib, Talha bin Ubeydullâh, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Ebu Ubeyde bin Cerrâh zikredilmiştir.” Kaynaklarda bunlara “el-aşeretü’l-mübeşşere”, “el-mübeşşerûn bi’l-cenne”, “el-aşeretü’l-meşhûdü lehüm bi’l-cenne”3 deniyor.
Dehşetli olan ahirzaman fitnesine karşı, Cenab-ı Hakk’ın bu zamandaki lütfuna, keremine bak ki, Risale-i Nur, sadâkat ve ihlâsla kendisine bağlanan her şakirdine iman ile kabre girmeyi yani; Cenneti müjdeliyor. Onun içindir ki “İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır.”4 Bediüzzaman’ın ifadesiyle “En kıymetli ve en lüzûmlu esâs, ihlâstır.”5 İhlâs İlâhî bir sır ve nurdur.
Hz. Ali’den (ra) rivâyetle Efendimiz (asm) buyurdular ki: “Hiçbir kimse yoktur ki, ilim öğrenmek niyetiyle ayakkabısını, mestini, elbisesini giymiş olsun da, Allah onun günahlarını, evinin kapı eşiğini aşarken bağışlamış olmasın.”6 Tüm ilimlerin, insanları Allah’a (cc) ulaştırması gerekir. Çünkü bütün ilimlerin ulaştığı son nokta, marifetullâh olan İlâhî isimlerdir. Meselâ, Tıp ilmi ‘Şâfî’ ismine, mühendislik bilimleri ‘Mukaddir’ ismine, Matematik ilmi ‘Muhsi’ ismine, Felsefe ‘Hakîm’ ismine...
Böyle olunca da insan ilimde ilerledikçe Allah’ın (cc) o ismini daha iyi idrak etmeye, daha çok tâlim etmeye, haliyle de marifeti ve hayreti artmaya başlıyor. Böylece yaratılış gayesine muvafık hareket edip, manen terakkî ederek kâmil bir kul olma yoluna girmiş oluyor.
İlim, amel ve İhlâs…
İlim, hakikati tanımak; amel, o hakikati yaşamak; ihlâs ise bütün bunları yalnızca Allah emrettiği ve rızasını kazanmak için yapmaktır. İlim amelsiz kaldığında kuru bir bilgi, amel ihlâssız olduğunda ise şekle dönüşür. İhlâs, ilim ve ameli diri tutan ruhtur; niyeti temizler, arındırır ve maksadı berraklaştırır ve yapılan her işi ibadete çevirir.
Bu üç mevhum (ilim, amel ve ihlâs) birbirini tekmil eden kelimelerdir. Üçünü birden hayata tatbik etmek belki de imtihan sırrının en müşkül meselesi olarak telakkî edilebilir. İnsanda ilim ziyâdeleştikçe sanki enâniyet daha da kalınlaşıyor. Bazen de bunun tam zıddı olarak ilim arttıkça, sanki o ilim bazı esbaba binaen gaflete sebep oluyor ve ülfete dönebiliyor. O ilim içerisindeki basit mana ve aslolan matlûb vechesi unutulabiliyor. Yada ilmin cezbesiyle amel geri planda kalabiliyor. O halde ilim ve amel muvazenesini kurmak gerekiyor. Elbette ilimsiz amel olmadığı gibi, amelsiz ilim de fayda vermiyor. Nasıl ki “İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyet’siz iman da medâr-ı necat olamaz.”7
Dipnotlar:
1- İnfitar Suresi: 13.
2- Müdafaalar, Isparta ve Denizli Mahkemesi 1944, Cilt-II, s. 1068.
3- Müellif: Abdullah Aydınlı, İsmail Lütfi Çakan, https://islamansiklopedisi.org.tr
4- Tarihçe-i Hayat, s. 715.
5- Lem’alar, s. 322.
6- İbni Asakir
7- Mektubat, s. 46.